28 Ocak 2013 Pazartesi

Innuendo

Benim gibi 80'lerin ortasında doğmuşsanız ya da en azından söylediğim dönemi iyi bilenlerdenseniz, Queen sizler için de bir şeyler ifade ediyordur. Pek çok müziksever Bohemian Rhapsody'i grubun en iyi parçası sayar ama benim için Queen'in en fantastik, en aşmış, her anlamıyla en çok övgüyü hak eden parçası budur. Zaten aynı adlı albüm Freddie Mercury için bir veda niteliğindedir ve her vedada olduğu gibi güzel bir şekilde içini döker şarkıda..

Ve belki de albümü en vurucu kılan ve hayatın devam ettiğini yüzümüze tokat gibi çarpan şarkı ise albümün son şarkısıdır; çünkü şov devam etmelidir..

24 Ocak 2013 Perşembe

Yeter!

Artık dayanabileceğim, yani susabileceğim noktayı geçtiğimi düşünüyorum. Bu yazının yazılma nedeni aslında biraz da bundan kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu yazı keyifli bir yazı olmaktan ziyade, içimde birikenleri kusma yazısı olacaktır. Yok ben almayayım diyen varsa şimdiden ona güle güle diyorum.

En son Galatasaray Üniversitesi'ne ait binanın yanmasından sonra yapılan yorumlara, televizyonda konuşulanlara, sağda solda yazanlara bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum....ve ne yazık ki artık içinde bulunduğum ortamdan midem bulanıyor. Sıkıntı basıyor, nefes alamıyorum, insan görmek istemiyorum. Hayır bu belirli bir sınıf, grup, topluluk için geçerli değil, aksine herkes için aynı şeyleri düşünüyorum. Tüm ülke koskoca bir kahvehaneye dönüştük, ve kahvedeki dayılar gibi olaylara yaklaşıyoruz. Üstelik sanmayın ki bu dediğim sadece bu yangın ile alakalı. Futbolda da aynı şey, politikada da, kültür - sanatta da...her yerde. El birliğiyle göbeğini kaşıyan adam olduk. Kutlamalar başlasın!!

Belge, bilgi, kanıt olmadan insanları suçlar olduk. "Benim" gibi düşünmüyorsa "ötekileştirdik". "Benim" görüntümü bozuyorsa "soylulaştırdık". "Benim" desteklediğim takımı desteklemiyorsa "ne yapılsa hakediyor" dedik. Bu ne arkadaş, bu nedir ya? 

Aklıselim sahibi insanlar da bu söylediklerimi yapıyor. Okumuş yazmış dediğin adamların içinden yaratık çıkıyor belirli konulara gelindiği zaman. Bulunduğu bölgeye göre yorum yapıyor, eğer muhatap olunan "diğeri" ise mutlaka ama mutlaka saldırıya geçiliyor. 

Çeşitliliğe tahammül kalmadı. Çeşit olsun istemiyoruz. Tek tipleşelim, her şey bir örnek olsun ve mümkünse "bizim" gibi olsun istiyoruz. Nerede kaldı saygı? Nerede kaldı o meşhur "demokratikleşme" ? Nerede kaldı empati? 

Kullanılan kelimelerin de anlamları boşaltıldı. "Muhafazakar" dediğimiz adamlar neyi ne kadar muhafaza ediyorlar, hiç dikkat ettiniz mi? Muhafazakar kimdir? Muhafazakarlığın din ile bir bağlantısı olması gerekli midir? Kapitalist düzenin hakim olduğu ve sürekli yeni şeyleri, değişimi, tüketmeyi savunan sistemlerde muhafazadan bahsedilebilir mi? Bu akşam CNNTürk'te "Tarafsız Bölge" isimli programda, İlber Ortaylı çok güzel konuştu. İzleyemeyeniniz varsa mutlaka daha sonra internetten açıp izlesin. Çok fazla detayına girmeyeceğim ama çok güzel bir laf etti programda; "İnsanlar ezbere konuşuyorlar"...

Çok doğru dedi. Nedir? Ne değildir? hiç bir şeyi araştırmadan, sağdan soldan duyduklarımız ile en kısa zamanda karara varıp mahkemeyi kurup asıp kesiyoruz. Bu neyin acelesidir, nedir insanları bu kadar kendilerinden emin kılan şey? Bir konu hakkında bir fikir oluşturmak 2 dakikada oldu-bitti'ye getirilebilecek bir şey midir?

Ben iktidar partisine oy vermedim. Bunu saklamanın da bir anlamı yok. Ama hemen olan her olumsuz olayda; araştırmadan, okumadan, kanıt göstermeden, bilgi sahibi olmadan saldırıya geçmek ne yazık ki en doğru tabiriyle hayvanlıktır. Adama demezler mi sonra  "Bununla ilgili bilgiyi nasıl temin ettin?" Bu söylediklerini kanıtlayabilecek yeterli verin var mı?" Nasılsa her söylenen o kadar kolay ağızdan çıkar oldu ki, yalan - yanlış bile olsa üç, bilemedin beş gün sonra unutulacak diye kimse ağzından çıkana da dikkat etmez hale geldi.

Eskiden insanlar biraz olsun çekinirlerdi. Ağzından çıkacak şeylerin yanlış olma ihtimali utanç verici bir şeydi. Tutulamayacak sözleri vermekten çekinirdi insanlar. Hepsi zamanla gitti hepsi birer birer kaybolmaya başladı.

Evet tarihi binalarımız da bu alışkanlıklarımız, bu adetlerimiz gibi kayboluyor zamanla. Sonra adamın biri çıkıyor "can kaybı olmamış, mala mı üzülelim?" diye soruyor. "Kültür" denen kavramın ne olduğunu bilmeyen adamlarla beraber "kültür varlıkları"nı korumaya çalışıyoruz biz de. Bir enayi bir salak biziz ya. Bunlara oturup bir de canımızı sıkıyoruz, dert ediyoruz, uykularımız kaçıyor. Üstelik kültür varlığı denen şeyin sadece somut olması da gerekmiyor, soyut kültür mirası kavramı da literatürde mevcut. Bu söylediğim adetler, ananeler de soyut miras kavramının birer elemanıdır. Ama bizde her şey en amiyane tabirle önce ele gelecek ya, o yüzden soyut olanları korumaya zaten gerek yok, millet ne yapacak ki onları değil mi ama?

Dün binadan çıkartılan öğrencilerle röportaj yapılıyor. "Yangın başladığında içeride miydiniz?", "Siz içerideyken neler oldu?" gibi sorular sorulurken arkada eli yüzü düzgün bir teyze, elinde telefonla kameralara el sallayıp gülüyor arkada. Kameraman çok uğraştı çekmemek için ama nafile, teyzeden kaçamadı. Bu işte neden içimin sıkıldığını, neden uykularımın kaçtığını, neden nefes alamaz hale geldiğimi çok güzel özetliyor aslında. 

Ve daha da üzücü kısmı, elimizdeki insan malzemesinin büyük bir çoğunluğu o teyzenin yerinde olsa aynı şeyi yapardı. Çünkü artık kimsenin ne tarihiyle, ne kültürüyle, ne mimarisiyle ne de başkasının ne düşündüğüyle işi kalmadı. İletişim araçlarının bu kadar yaygın hala gelmesi ise bu olanları gözüme gözüme sokuyor, kaçamıyorum artık. Bir arkadaşımın dediği gibi, bu insanlar 100 sene önce de varlardı ama okuma yazma bilmedikleri için çok fazla etraflarına bulaşamadılar. 50 sene önce de varlardı ama medya bu kadar yaygın değildi, çok fazla haberdar olmuyorduk yaptıklarından. Artık her türlü iletişim aracını kullanabiliyorlar ve her yerdeler....ne yazık ki her yerdeler ve ben artık susamıyorum bunları gördüğüm zaman. 

Özetleyecek olursam, ben artık şiştim. İçim daha fazlasını kaldırmıyor. Artık katlanamıyorum ve ciddi olarak aynı oksijeni kullandığım için pişman olduğum insanlarla beraber yaşamak durumundayım. Susayım boşvereyim desem bu sefer meydan böyle adamlara kalacak o daha da kötü. Bildiğim bir tek şey var o da içinde bulunduğumuz gidişat daha iyiye doğru yönlenmeyecek. O yüzden, en azından benim gibi düşünen varsa oralarda bir yerlerde, Allah hepimize sabır versin.

11 Ocak 2013 Cuma

Playlist 38

Bugün ne var ne yok diye kurcalarken bundan 4-5 sene önce farkettiğim bir enstruman ile ilgili bir playlist yapayım dedim. Daha önce Hang Drum ismini duymuş olabilirsiniz. Duymayanlar için kısaca özetlemem gerekirse; nota basabildiğiniz İsviçre çıkışlı bir perküsyon aleti diyeyim ve lafı daha fazla uzatmadan parçalara geçelim.

10 Ocak 2013 Perşembe

İstanbul Tarihindeki Yıkıcı Olaylar - Depremler

İstanbul Tarihindeki yıkıcı olaylar serimize depremlerle devam ediyoruz. Bizans tarihi boyunca İstanbul'da onlarca büyük deprem olduğu söylenmektedir. Osmanlı dönemini ele alırsak, üç deprem diğerlerinin önüne geçmektedir.

Bunlardan ilki Kıyamet-i Sugra (Küçük Kıyamet) olarak adlandırılan 1509 depremidir. Daha sonra yapılan çalışmalarla, o dönem verilen hasar değerlendirildiğinde ancak 8 büyüklüğünde bir depremin bu denli hasar verebileceği uzmanlar tarafından belirtiliyor. 

Öne çıkan bir diğer deprem ise 1766 depremleridir. Bu yıl içerisinde fay iki buçuk ay süre farkla iki kere kırılmıştır. Bu depremler sonucu en fazla hasar gören yapılar Fatih Camii ve Kapalıçarşı'dır. Fatih Camii tamir edilemeyecek şekilde hasar görmüş ve külliyenin büyük kısmı yıkılarak yeniden yapılmıştır. Kapalıçarşı'da ise hasar gören bölümler onarılmıştır fakat bu onarımların düzgün olmadıkları ne yazık ki bir sonraki depremde ortaya çıkmıştır.

Öne çıkan son deprem ise 1894 depremidir. Bu depremden sonra ilk defa sansür uygulanmış ve halkın paniğe kapılmasını engellemek adına ölü sayısı ile ilgili net bir açıklama yapılmamıştır. Bu depremden en büyük hasarı Prens Adaları ve Kapalıçarşı almıştır. Kapalıçarşı'da hasar gören yerlerin ise 1766 depreminde onarılan yerler olduğu dikkatlerden kaçmamıştır.

8 Ocak 2013 Salı

The Architect an Unexpected Journey

Yazının başlığında Hobbit'e bir gönderme olduğu apaçık ortada, farkındayım. Amacım film üzerinden prim yapmak da değil sankın ha yanlış anlamayın. Sadece dün yaptığım yolculukla bu yolculuğu kıyaslamak için başlığı kullandım. 13 tane cüce ve bir büyücü ile herkes Erebor'a gider Bilbo efendi. Paçan sıkıyorsa metrobüs + minibüs ile Maslak'a git de görelim!!

Benim zamanlama konusunda daimi bir sıkıntım var. Lisans düzeyinde projelerimi hep son dakikada yapmam ya da yüksek lisansta sunumları olur olmadık zamanlarda hazırlamam ve en son tez yazarken bütün önemli gün ve haftalarda tez yazmam (Yılbaşı, 14 Şubat, bayramlar, seyranlar vb) dün olanların habercisiydi aslında. Boş oturunca sıkılıyorum ben o yüzden geçen hafta dedim ki hazır diplomam çıkmış gidip Pazartesi günü alayım. Peki kar yağışı bunu engelleyebilir mi? ha ha tabi ki hayır...zor benim işim imkansız zaman alır ;)

Evden çıkıp yaklaşık 700-800 metre yürüdükten sonra kar yağışı nedeniyle kardanadama dönüşmem güzel bir başlangıçtı mesela. İlerleyen saatler için umut verici bir kesit, adeta ibret alınması gereken bir uyarıydı ama işte yok mu şu oğlak olmak durumu...bir kere kafaya diploma almak konuldu mu o diploma alınacak. Başka yolu yok!

Bir şekilde metrobüse ulaşıp Zincirlikuyu'ya kadar aksilik olmadan ulaştım. Oradan sonrası minibüs işi. İnerken minibüs şöförünün kapıyı kaldırımın kenarındaki bariyerlerin önünde açmasıyla birden narin figürümün minibüsten kayarcasına inişini görünce dedim daha benden geçmemiş, hala iş var ;) 

Daha sonra yapılacak işlemler belliydi. Mezun kartı için bankaya para yatırılacak, kütüphaneden borcu yoktur yazısı alınacak, kart merkezine kartı teslim ettiğime dair bir yazı alınacak, mezun kart başvurusu yapılacak, eldeki belgeler otomasyona bırakılıp diploma alınacak, yol üzerinde de enstitüye uğranıp lisans diploması geri alınacak. Bunları yaparken Ayazağa kampüsünün karlar altındaki şiirsel görsellikteki manzarası.................................................................................................................................................na kanarsan işte orada boku yedin. Yürü yürü yürü yürü yürü yürü yürü en son soğuktan ve çantadan dolayı sırtımın beni yarı yolda bırakacağını düşündüm. Arkadaş karda yürümek güzel de insanın çaktırmadan canı çıkıyor. Böyle bir müddet yan yana yürüyorsunuz. Naber, nasılsın, keyifler nasıl diye sohbet ederken farkına varıyorsun. Aman diyeyim işiniz yoksa saçmalamayın oturun evde.

Bütün iş bitti eve döneceğim. Metrobüs savaşlarında fiziki üstünlüğümü kullanıp yer kapmış, kıçımı koyacak bir yer bulmuşum. Negzel la eve kadar otururum diyip kitabımı açmışım....herşey miss derken şöför "Araç arızalandı lütfen perona" diye bir bilgilendirme anonsu yaptı. Tamam bu noktada belki bir miktar küfretmiş olabilirim ama bu eve kadar ayakta gittiğim gerçeğine etki edemedi ne yazık ki.

Uzun lafın kısası bu kadar söylendim ettim ama nafile. Geçenlerde öğrendiğim bir sözle taçlandıracak olursam;

 "Baktın olmuyor, bakmayacaksın"