24 Ocak 2013 Perşembe

Yeter!

Artık dayanabileceğim, yani susabileceğim noktayı geçtiğimi düşünüyorum. Bu yazının yazılma nedeni aslında biraz da bundan kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu yazı keyifli bir yazı olmaktan ziyade, içimde birikenleri kusma yazısı olacaktır. Yok ben almayayım diyen varsa şimdiden ona güle güle diyorum.

En son Galatasaray Üniversitesi'ne ait binanın yanmasından sonra yapılan yorumlara, televizyonda konuşulanlara, sağda solda yazanlara bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum....ve ne yazık ki artık içinde bulunduğum ortamdan midem bulanıyor. Sıkıntı basıyor, nefes alamıyorum, insan görmek istemiyorum. Hayır bu belirli bir sınıf, grup, topluluk için geçerli değil, aksine herkes için aynı şeyleri düşünüyorum. Tüm ülke koskoca bir kahvehaneye dönüştük, ve kahvedeki dayılar gibi olaylara yaklaşıyoruz. Üstelik sanmayın ki bu dediğim sadece bu yangın ile alakalı. Futbolda da aynı şey, politikada da, kültür - sanatta da...her yerde. El birliğiyle göbeğini kaşıyan adam olduk. Kutlamalar başlasın!!

Belge, bilgi, kanıt olmadan insanları suçlar olduk. "Benim" gibi düşünmüyorsa "ötekileştirdik". "Benim" görüntümü bozuyorsa "soylulaştırdık". "Benim" desteklediğim takımı desteklemiyorsa "ne yapılsa hakediyor" dedik. Bu ne arkadaş, bu nedir ya? 

Aklıselim sahibi insanlar da bu söylediklerimi yapıyor. Okumuş yazmış dediğin adamların içinden yaratık çıkıyor belirli konulara gelindiği zaman. Bulunduğu bölgeye göre yorum yapıyor, eğer muhatap olunan "diğeri" ise mutlaka ama mutlaka saldırıya geçiliyor. 

Çeşitliliğe tahammül kalmadı. Çeşit olsun istemiyoruz. Tek tipleşelim, her şey bir örnek olsun ve mümkünse "bizim" gibi olsun istiyoruz. Nerede kaldı saygı? Nerede kaldı o meşhur "demokratikleşme" ? Nerede kaldı empati? 

Kullanılan kelimelerin de anlamları boşaltıldı. "Muhafazakar" dediğimiz adamlar neyi ne kadar muhafaza ediyorlar, hiç dikkat ettiniz mi? Muhafazakar kimdir? Muhafazakarlığın din ile bir bağlantısı olması gerekli midir? Kapitalist düzenin hakim olduğu ve sürekli yeni şeyleri, değişimi, tüketmeyi savunan sistemlerde muhafazadan bahsedilebilir mi? Bu akşam CNNTürk'te "Tarafsız Bölge" isimli programda, İlber Ortaylı çok güzel konuştu. İzleyemeyeniniz varsa mutlaka daha sonra internetten açıp izlesin. Çok fazla detayına girmeyeceğim ama çok güzel bir laf etti programda; "İnsanlar ezbere konuşuyorlar"...

Çok doğru dedi. Nedir? Ne değildir? hiç bir şeyi araştırmadan, sağdan soldan duyduklarımız ile en kısa zamanda karara varıp mahkemeyi kurup asıp kesiyoruz. Bu neyin acelesidir, nedir insanları bu kadar kendilerinden emin kılan şey? Bir konu hakkında bir fikir oluşturmak 2 dakikada oldu-bitti'ye getirilebilecek bir şey midir?

Ben iktidar partisine oy vermedim. Bunu saklamanın da bir anlamı yok. Ama hemen olan her olumsuz olayda; araştırmadan, okumadan, kanıt göstermeden, bilgi sahibi olmadan saldırıya geçmek ne yazık ki en doğru tabiriyle hayvanlıktır. Adama demezler mi sonra  "Bununla ilgili bilgiyi nasıl temin ettin?" Bu söylediklerini kanıtlayabilecek yeterli verin var mı?" Nasılsa her söylenen o kadar kolay ağızdan çıkar oldu ki, yalan - yanlış bile olsa üç, bilemedin beş gün sonra unutulacak diye kimse ağzından çıkana da dikkat etmez hale geldi.

Eskiden insanlar biraz olsun çekinirlerdi. Ağzından çıkacak şeylerin yanlış olma ihtimali utanç verici bir şeydi. Tutulamayacak sözleri vermekten çekinirdi insanlar. Hepsi zamanla gitti hepsi birer birer kaybolmaya başladı.

Evet tarihi binalarımız da bu alışkanlıklarımız, bu adetlerimiz gibi kayboluyor zamanla. Sonra adamın biri çıkıyor "can kaybı olmamış, mala mı üzülelim?" diye soruyor. "Kültür" denen kavramın ne olduğunu bilmeyen adamlarla beraber "kültür varlıkları"nı korumaya çalışıyoruz biz de. Bir enayi bir salak biziz ya. Bunlara oturup bir de canımızı sıkıyoruz, dert ediyoruz, uykularımız kaçıyor. Üstelik kültür varlığı denen şeyin sadece somut olması da gerekmiyor, soyut kültür mirası kavramı da literatürde mevcut. Bu söylediğim adetler, ananeler de soyut miras kavramının birer elemanıdır. Ama bizde her şey en amiyane tabirle önce ele gelecek ya, o yüzden soyut olanları korumaya zaten gerek yok, millet ne yapacak ki onları değil mi ama?

Dün binadan çıkartılan öğrencilerle röportaj yapılıyor. "Yangın başladığında içeride miydiniz?", "Siz içerideyken neler oldu?" gibi sorular sorulurken arkada eli yüzü düzgün bir teyze, elinde telefonla kameralara el sallayıp gülüyor arkada. Kameraman çok uğraştı çekmemek için ama nafile, teyzeden kaçamadı. Bu işte neden içimin sıkıldığını, neden uykularımın kaçtığını, neden nefes alamaz hale geldiğimi çok güzel özetliyor aslında. 

Ve daha da üzücü kısmı, elimizdeki insan malzemesinin büyük bir çoğunluğu o teyzenin yerinde olsa aynı şeyi yapardı. Çünkü artık kimsenin ne tarihiyle, ne kültürüyle, ne mimarisiyle ne de başkasının ne düşündüğüyle işi kalmadı. İletişim araçlarının bu kadar yaygın hala gelmesi ise bu olanları gözüme gözüme sokuyor, kaçamıyorum artık. Bir arkadaşımın dediği gibi, bu insanlar 100 sene önce de varlardı ama okuma yazma bilmedikleri için çok fazla etraflarına bulaşamadılar. 50 sene önce de varlardı ama medya bu kadar yaygın değildi, çok fazla haberdar olmuyorduk yaptıklarından. Artık her türlü iletişim aracını kullanabiliyorlar ve her yerdeler....ne yazık ki her yerdeler ve ben artık susamıyorum bunları gördüğüm zaman. 

Özetleyecek olursam, ben artık şiştim. İçim daha fazlasını kaldırmıyor. Artık katlanamıyorum ve ciddi olarak aynı oksijeni kullandığım için pişman olduğum insanlarla beraber yaşamak durumundayım. Susayım boşvereyim desem bu sefer meydan böyle adamlara kalacak o daha da kötü. Bildiğim bir tek şey var o da içinde bulunduğumuz gidişat daha iyiye doğru yönlenmeyecek. O yüzden, en azından benim gibi düşünen varsa oralarda bir yerlerde, Allah hepimize sabır versin.

10 yorum:

melodram dedi ki...

Ezbere konuşmak konusuna takıldım en çok. Hatta ezbere konuşmak ne demek ki? Ezbere yaşıyoruz...

Duygularımız, beynimiz gıcır gıcır duruyor yerinde kullanmıyoruz. Zaten başımıza ne geliyorsa bundan geliyor...

Kameraya el sallayan teyzeye bile kızamadım, hatta biliyor musun anormal bile gelmedi, çünkü o kadar alıştık ki bu görüntülere yadırgayamıyorum bile...

Bir gün her şey değişir mi?
Belki...
Ama biz göremeyiz gibi geliyor.
Ve öyle zannediyorum ki, bir gün bizde bıkıp el sallamaya başlayacağız.

Laliş dedi ki...

Ben kimseyi suçlayamıyorum biliyor musun. Bir insan nasıl yetiştirilirse, ailede ne görürse o şekilde şekil alır. Ne kadar okursa okusun, eşekliği baki kalır. Çünkü hoşgörü okumakla kazanılacak bir şey değil bence. Ya da olgunluk. İnsanın içinde olmalı. Küçüklükten ailde görmezse bunları ya da okuduğu okulda, içine de işleyemez bu duygular. Okumak için, araştırmak için çok üşengeciz, konuşmak için de bir o kadar aceleci. Öğretilmemiş ki sukünetin değeri...

Bu tür insanları yok sayma gibi bir durum yok ne yazık ki. Onlarla nasıl yaşanılır, hiçbir fikrim yok. Belki de yüzden kaçtım geldim buralara. Ama burda da bolca var onlardan. Galiba hiç kaçış yok.

Allah sabır versin canım.

Son olarak hayatta insandan korktuğum kadar hiçbir canlıdan korkmuyorum ben. Cahilliği ve kötülüğü yüzünden. Her şeyi iç güdülerimiz hayvanlardan geliyor ondan böyle deyip yapabilme özgürlüğü bulabilmeleri yüzünden. Halbu ki hayvanlar bin kat daha iyi onlardan.

Mr.E dedi ki...

Benim aklıma ekleyebileceğim iki şey geliyor birincisi Fuzuli'den;

"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil"

İkincisi de sanırım bu olabilir;

http://www.youtube.com/watch?v=z6PYEbBqbhg

banu dedi ki...

sakin şampiyon :)

malesef dediklerine yapılacak çok bişey yok, o zaman
rahatla biraz :)

http://www.youtube.com/watch?v=XLgYAHHkPFs

emir begit dedi ki...

Bezelyespor'un kaptanı çok güzel bir yazı olmuş ama bizim ülkemiz ne yazık ki böyle. Ya bu diyardan gideceğiz yada güdeceğiz ama nasıl orası meçhul

Mr.E dedi ki...

Banu öyle sakinleşebilecek gibi değilim ne yazık ki :( Ama yine de teşekkür ederim

Emir ne yapacaz bilmiyorum ama çok sıkılıyorum çooooook

Muzurella dedi ki...

Uykudakiler ve uyanmış olanlar aynı zaman diliminde yaşıyor sanki; ama 100 yıl önce de böyleydi bence.
Ben artık hiçbir şey hissetmiyorum, ne sinir ne öfke ne üzüntü..O kadar alışmışım ki içim donmuş kalmış.

Semi M.Eller dedi ki...

Of ki ne offff!
Senin bu yazdıklarının üzerine ne yazsam olmayacak gibi. Nasıl içi boş / boşaltılmış kavramlarla yaşıyoruz, bunları savunan adamlar daha da beter. Neyi savunduklarının farkında bile değiller işin en kötüsü!
"Ezbere konuşmak" dediğin şey bugünlerde sosyal medayada katliam şeklinde sürüyor. Geçen hafta M.Ali Birand`ın vefatından sonra okumuşsundur mutlaka. Sev/sevme, nedir bu nefret? Küfür? Rahatsızlığı dile getirmenin tek yolu bu mu?
Ben de epey doldum senin gibi, çok şey yazasım var aslında. En korktuğum ne biliyor musun? Bu insanlar bir de çocuk yetiştiriyor, bazıları öğretmen, bazıları anne-baba. Üzerine bir de saçma sapan bir eğitim sistemi (sistem başka şeyler için söyleniyordu ama neyse) ekle, çıkan sonuç ne olur sence?

Aslı dedi ki...

içini boşaltmışsın demek isterdim ama için şişmiş içimiz şişmiz kaçabilecek bir yer yok.

Semi nin demesi ile aklıma geldi yine medya ve M.Ali Birand ın ölüm günü. O sabah sakince çalışırken hürriyet gazetesinden biri aradı "M.Ali Birand ölmüş doğrumu?" diye; Haberimiz olmadığından hastanenin halkla ilişkiler bölümü ile görüştürdüm onlarda yanlış bilgi olduğunu daha ölmediğini söylediler ama iki dakika sonra gazetede öldü diye kocaman bir haber çıkmıştı. Neyin yarışıdır bu hemen ne için karar veriyorsunuz. Ne de olsa ölecek mantığımıdır .ezbere gitmekmidir her ne ise aklıma geldikçe sinir oluyorum.

az evvel sakindim ben...

francesca mckennitt dedi ki...

Zor... Yani nereden tutsak elimizde kalıyor... Tepkimi gazete dergi okumayarak gösteriyordum kısa zaman öncesine kadar ama "biz de okumaz araştırmazsak kim didikleyecek?" uyarısını alınca dank etti. Ama ne bileyim, içim razı değil yine de.