27 Ağustos 2011 Cumartesi

Igor Presnyakov

Yatmak üzere sayfaları yavaş yavaş kapatırken ekşisözlüğe bakayım dedim, oradan linkle youtube'a geçip he's a pirate'ı dinlerken sağ tarafta bu abinin "featured video"sunu gördüm. Dedim dur hele neymiş bu pavyoncu kılıklı abinin olayı. Meğer bu abi akustik gitarı ağlatıyormuş efendim. Bakınız siz de hak vereceksinizdir eminim. Deminden beri parçalara bakıyorum bunlar benim dinleyip beğendiklerim. Daha güzel olanları da vardır ama en başta dediğim gibi yatmak üzereyken en fazla bu kadar oluyor ve hayır sabaha kadar bekleyemedim bu postu yazmak için :) İyi geceler efendim 








26 Ağustos 2011 Cuma

Road trippin'


Çarşamba günü şantiye resmi olarak valilik tarafından durdurulunca benim de İstanbul'a dönüş planımda bazı değişiklikler oldu. Mesela bunlardan ilki hemen aynı gün öğleden sonra Şanlıurfa'ya dönecek olan ustalarla beraber yola çıkma kararımdı. Böylelikle yolculuğum çarşamba günü saat 15.00 itibariyle başlamış oldu. Şanlıurfa merkezi iki gün gezdikten sonra bugün öğle saatlerinde Diyarbakır'a varmış durumdayım. Gündüz kendim gezdiğim kadarını gezdim. Yarın sabah da arkadaşlarımın kahvaltı ve şehir turu sözleri var. Bakalım görmediğim nereler kalmış ^_^ Yarın bu tıkınma ve gezi programından sonra da öğleden sonra Elazığ'a yola çıkıyorum. Pazartesi gününe kadar Elazığ'dayım. Pazartesi akşam üzeri Diyarbakır'a dönüp gece İstanbul'a uçacağım. Böylece 8 Eylül'de dönme planı yapmışken, şeker bayramından önce eve varmış olacağım. Böylelikle 6 gün içerisinde 5 şehir, 2033 km(*) yapmış olacağım ^_^ Bayramda bir süre dinlenirim kanımca... 

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Özlü sözler #7

"Gönül sık sık boka konmaya başladıysa, kahvede yancılığı kesmenin vakti gelmiş demektir"

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Vengaboys



Hatırlayanlar el kaldırsın!! 

90'lı yıllarda benim çok sevdiğim gruplardan biriydi. Hatta solist abladan çok hoşlanırdım. Az önce kliplerine tekrar göz gezdirdim de iyi ki sonra hoşlanmayı kesmişim :))  Zaten grup bir garipti; abiler çok gay kılıklı, ablalar da red light district'ten kaçmış gibilerdi(ki aslında Hollanda orijini bir gruptur kendileri) Çok güzel şarkıları vardı ve kesinlikle dinlerken oynatırdı insanı oturduğu yerde. Mesela kim Boom Boom Boom'u hatırlamıyor olabilir ki? Sonra Shalalala diye bir şarkıları vardı We're going to İbiza vardı  Uncle John from Jamaica vardı hey gidi... Akşam akşam nostalji oldu ^_^

Şantiyedeki Sır


21 Ağustos 2011 Pazar

Tam o sırada 16

Bakiyeniz yetersiz...

Playlist 18

Açılışı Bad influence ile yapalım bugün. Sonra onun kesmediğini farkedip Feel good inc. ile devam edelim üstüne de cila olsun diye I disappear çekelim. Numb olsun Every you every me olsun hysteria olsun kurtları dökmeye devam edelim. Take me out diyelim. This fire diyelim. Finale gelirken Hail and Kill diyip T.A.K. (*) ile kapatalım bu playlisti....evet dağılabiliriz şimdi

(*) UYARI - Yüksek dozda küfür içerir - UYARI

Unutulmaz film sahneleri #2


Any Given Sunday

Güneş, kum, şebeke suyu


Sabah kalktığımda el ister istemez saate gidiyor. Ulan diyorum bu kadar sıcak olduğuna göre kesin öğlen olmuştur. Fakat o da ne?!? Saat daha 08.00...Hay babayın kemüğü... Sövme kısmını atlattıktan sonra yüzümü yıkayıp giyiniyorum ki işe gideyim. İşe gitmek artık günlük rutinim haline geldi zaten. Karda, kışta, yağmurda, çamurda, toz fırtınasında, güneşte, gölgede, hafta içi, hafta sonu, bayramda, seyranda. (Şair burada ne kadar sıkıldığını mecazi olarak anlatmaya çalışıyor) Ama sanmayın ki çalışırken aynı zamanda eğlenmiyorum ;) Mesela polisevinden çıkıp dolmuş beklerken ilk güneşlenme seansımı tamamlıyorum. Çekici amele yanığımı buna borçluyum.

Daha sonra Cumhuriyet meydanına geldiğimde, gönül ister ki hemen gazetelerimi alıp şantiyeye gideyim ama öyle oluyor mu? Tabi ki hayır...ha ha ha çok ukala gözükürdüm o şekilde. Neyse ki burada gazete dağıtıcıları bu soruna bir çözüm bulmuşlar; saat 10.00'dan önce gazete bulamıyorsun bir yerde. Böylece istenmeyen kılların önüne geçmiş oluyorsun (kolumun altında gazete ile çok kıl durabiliyorum bazen). Bu problemi atladığımızda o pitoresk manzara ile karşılaşıyoruz ^_^ Tepede yakıcı güneşin bütün parlaklığını yansıtan sac kapılar, o kapıların arkasında burada ınkara dedikleri kirli beyaz (Hayal gücün genişse aynı kum) taş tozu. O kadar açık ki rengi öğle vakti güneş gözlüğü takmadan bakamıyorum çoğu zaman. Böylece ideal tatil için ideal üçlümüzün iki bileşeni tamamlanmış oluyor. Son kalemde bir miktar hayal kırıklığı yaşasam da yine de elimdekinin değerini bileceğim ve halime şükredeceğim. Sağda solda biriken şebeke suyunun oluşturduğu minik gölcükler ile ideal tatil dekorum tamamlanıyor. Bu ne büyük saadettir ^.^ Mutluluktan(!) ağlayabilirim.

Sonra bu kadar güneş yeter deyip kendimi gölgeye, ahıra atıyorum. Kuyu temizliği yaptığımız için yine sudan çok uzakta kalmıyorum. Hatta dipten çıkan balçığı görseniz buraya bir güzellik merkezi açmayı bile düşünebilirsiniz o kadar da potansiyel sahibi bir yerde çalışıyorum. Sonra gölgede iyice mayışmadan önce diyorum ki biraz da kültür turu yapmalıyım ve elime fotoğraf makinemi aldığım gibi üst katta bulunan tarihi Süryani konağına gidiyorum. İçine girip bu güzel yapıyı her gün, her gün üst üste fotoğraflamaktan bıkmadan, usanmadan işime devam ediyorum. Çok mesudum....Ramazan nedeniyle bu işleri öğlen 14.00'e kadar yapabiliyorum sonra bu güzide tesiste çalışanlar paydos ettikleri için ben de polisevime dönüyorum. Bütün günün koşturması o kadar yoruyor ki tabi bünye bir yerde dayanamıyor ve pıt diye bayılıyor yatağın üzerinde.

Gözümü açıyorum saat çoktan 18.00 olmuş. Bununla da kalmamış buçuğa olan yolu da yarılamış oluyor bazen. Yine yüz yıkayıp iftar için restorana inip sıraya giriyorum. Bazen öyle oluyor ki bütün Mardin'deki polislerle aynı salonda olduğumu hissediyorum. Öyle kalabalık öyle popüler ki sanırsın bir klüptesin. Aperitiflerimizi yedikten sonra (iftar menüsü) hafif bir drink almak için pastaneye geçip, kendi çayımı kendim dolduruyorum. Çünkü artık o kadar uzun zamandır buradayım ki artık personelden biri gibi oldum. Bir yerden anahtar çoğaltıp depoya girsem kimsenin sorgulayacağını sanmıyorum, o kadar kanıksadılar mevcudiyetimi. Böyle keyifli bir akşam üstünden sonra da gündür malak gibi uyumanın getirdiği uykusuzlukla karşılaşıyor bünye apansız. Bu sefer iki seçenek kalıyor geriye; ya spora gidip bünyeyi yorgun düşecek kadar zorlamak ya da Big Bang Theory'de kaldığım bölümleri açıp izlemek. cuma gününden itibaren ilk seçenek de ortadan kalkacağı için eminim dönene kadar tüm sezonları bitiririm ^.^ (3. sezon 2. bölümdeyim)

Uzun lafın kısası, yetti gari....Artık yakında ağzımdan burnumdan Mardin kusacağım. Hele tatil ile ilgili yazı yazan sevgili bloggerlar, sizler için sevgi dolu düşüncelerim var ^.^ (Bir miktar çivili sopa içerebilir bu düşünceler O_o) Neyse ki dönmeme tam olarak 17 gün 11 saat 55 saniye kaldı, 54, 53, 52, 51...

Yo dostum yooo gün saymıyorum ;) Çılgın şey seni hah hah hah. Burası çok eğlenceli hadi durmayın gelin siz de yazın en sıcak günlerini Mardin'de geçirip, unutulmaz bir amele yanığı tecrübesi yaşayın ^.^

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bu bir futbol yazısıdır

"Kadınlar neden futbolu sevmez?"

Güzel ama yanlış bir soru :) Kadınlar futbolla ilgilenmiyorlar ki sevmek ya da sevmemekle ilgili bir fikir edinebilsinler. Burada asıl sorulması gereken soru "neden ilgilenmedikleri?" Bazı şüphelerim var;

*Mesela anlamlandırılmadığı için olabilir. Sonuçta futbol bir yerde modernize edilmiş teknikler barındıran ve aslında ilkel (primitif) bir mücadele içeren bir spor dalı. Fiziksel avantajın öncelikle kullanıldığı (primitif kısım) ama aynı oranda zeka ve kolektif bütünlük (Ömer Üründül stayla) gerektiren (Modernize edilmiş teknikler kısmı) bir karşılaşmadan bahsediyoruz. (Henüz futbolun sosyolojik, kültürel ve felsefi altyapısına girmiyorum dikkat edin.) Bu tür bir mücadele tarih boyunca kadın direkt olarak katılmadığı için oyun ile ilgili bütünü kavramakta zorluk çekiyor olabilir. (Günümüzde kadınların futbola olan ilgisinin artmasını da iş hayatında aktif olarak o mücadelenin içine girmelerine bağlayabilirim bu şekilde)

*Ya da bir yerde kendilerine rakip olarak görmekten dolayı uzak durmaları da olabilir. Düşünsenize; ilgiye aç bir insansınız ve erkek arkadaşınız sizinle ilgilenmek yerine oturup futbol maçı izliyor ya da halı sahaya top oynamaya gidiyor. Kesinlikle kabul edilemez!! değil mi? İşte o iş öyle değil malesef. Elmalarla armutları karıştırmamak lazım. Bunu kendi kişisel bakımınız için harcadığınız süreyle kıyaslayabilirsiniz ama mesela. Siz nasıl kendinizi daha mutlu ve rahat hissetmek için kendinize bakıyorsanız (Erkek için bakım yapıyorum lafı büyük bir yalandır, o kısmı direkt geçelim) erkeği de kendi haline bırakın 1-2 saat, inanın size daha fazla getirisi olacaktır. Hatta bu süreçte onu teşvik edici ya da destekleyici olursanız uzun vadede kazanan yine siz olursunuz bu yüzden biraz futbolu sevmek bir şey kaybettirmez size :)

*Son olarak kuralların çok karmaşık gelmesinden dolayı sevilmiyor olabilir futbol, ama halbuki basit bir oyundur. Ofsayt denen şeyin sizi bu kadar engellemesine izin vermeyin. Ofsayt aslında basit bir şeydir ama her şeyde olduğu gibi bu konuda da derdimizi anlatmayı bilemediğimiz için sanki dünyanın en önemli olayıymış gibi belirtilmesinin hiç gereği yok. 

Peki futbola olan ilgi nasıl arttırılabilir?

Futbol artık endüstrileşmeye başladığı için kadın taraftarın sahip olduğu alım potansiyeli en az erkekler kadar önemsenmeye başlandı. Bunun en büyün işareti olarak formaları örnek gösterebilirim. Klüpler forma tasarımlarına vakit harcayıp her kesimden taraftara satış yaparak klübe kazanç elde etmek için bir sürü forma, t-shirt, atkı, bere vb aksesuar tasarlıyorlar. Dolayısıyla sahadaki mücadeleyi bir yerde gündelik hayatımıza da sokuyorlar.

Dahası artık eskisi gibi sadece kendi ligimizi izlemek zorunda da değiliz. Yayıncı kuruluşlar sağolsun Avrupa'nın önemli liglerini izleyebiliyoruz. Bu da bir başka önemli konuya parmak basmamıza yardımcı oluyor; "yakışıklı futbolcu". Evet biliyorum bu biraz klişe geliyor kulağa ama görsel olarak çekici bir elemanın sahada bulunması ilginin üstüne yoğunlaşmasına yardımcı olacaktır. Bana inanmıyorsanız Antandre'nin paylaştığı fotolara bakıp, kendinize durumu itiraf ettikten sonra kaldığımız yerden yazıya devam edelim :)

Kurallara gelirsek; aslında olay basit. Mango'da sezon sonu indirimi olduğunu ve beğendiğiniz bluzun bir başkası tarafından alınmak üzere olduğunu düşünün. O bluzu kim alırsa golü o atıyor. Bu esnada centilmenlik dışı yapılan bütün müdahaleler (Isırmak, saç çekmek, ağız yırtmak, çimdiklemek, yüzünü çizmek, gözünü oymak vb) faul. Siz bluzu kaptıktan sonra öncede sıraya soktuğunuz bir arkadaşınıza vererek sırada bekleyen onca kişiyi by-pass ederek o bluzu "çakallık" yaparak alıp çıkmanız gerekenden daha erken o mağazadan ayrılırsanız işte bu da ofsayt oluyor ^.^ Dedim ya aslında kurallar basit :)))

Şimdi geldik en çetrefilli kısıma. Futbolun sosyolojik altyapısı. Futbol kelimenin tek anlamıyla düşük gelirlilerin sporudur. Aileden zengin olup futbolcu olan örnekler bir elin parmaklarını geçmez. Dolayısıyla aslında futbol içinde bulunulan kötü koşullardan kurtulmanın bir yoludur. Bunun için de içinde saf mücadeleyi barındırır. Erkek doğası gereği mücadeleyi sever. İçinde bulunduğu konum itibariyle mücadele etmiyor olsa bile edenleri izlemek bir çeşit mutluluktur. (Roma döneminde arenalara akın edip, gladyatörleri izlemek gibi) O yüzden insanlar kendilerinden olanı, kendileri için mücadele edenleri desteklerler. Böylece toplu olarak karşılıklı bir aidiyet hissi oluşur. Hatta bu aidiyet hissi o kadar geniş katılımlı bir hale gelir ki, erkek bu kendi gibi düşünen topluluğa ait olma hissiyle mutlu olmaya, bir yerde onunla gurur duymaya başlar. 
Bir de bunun üzerine kendi hayatında yaşadığı sıkıntıları, gördüğü baskıları, karşılaştığı zorlukları buna eklersek, bütün bu sıkıntılardan kurtulmak için kendini stadlara atar. Sahada futbolcular mücadele ettikçe kendini onların yerine koyarak aslında endi hayatındaki zorluklarla mücadele ediyordur. Kendi takımı her gol attığında aslında o gol rakibe değil kendi hayatındaki zorluklara atılan bir gol olur. O yüzdendir ki bin bir zorlukla o bilet parası ayrılır ve o maça gidilir. Kendi hayatı ne kadar boktan olursa olsun o 1.5 saat boyunca hayatı yeşil sahada oynayan oyunculara dönüşür. Hele bir de o gün zafer kazanılmış, galibiyet alınmışsa... O kadar boktanlığın içinde kendini mutlu hissedebilmesi için iyi bir sebebi vardır artık. Ve aslında o yüzdendir ki "futbol asla sadece futbol değildir."

Blogger N'lerini seçiyor !

Bir ince ses'in başlattığı "Blogger N'lerini seçiyor !"un Bu da mı gol değil ayağına hoş geldiniz sevgili izleyiciler :alkış:

En İyi Tasarıma Sahip Blogger : Karılıksız Karı

En Güncel Blogger : Mia, Rory, Aslısın

En Meraklı Blogger : CWRM, Francesca

En Çok Gezen Blogger : Laliş, Francesca

En Çok Bilgilendiren Blogger : Francesca, Deep

En Çok Eleştiren Blogger : - ucu mucu dokunur allah muhafaza, bu boş kalsın ^.^ -

En Çok Kendini Anlatan Blogger : Bir ince ses, Mia, Cips yiyemeyen kız

En Akıcı Yazan Blogger : Mia, Sazan, Particle

En Yaratıcı Blogger : Körebe, Sweet Sunshine, Funda, Jove

En Çok Güldüren Blogger : Mikrop, Antandre

     Her türlü soru, istek ve şikayetlerinizi birinceses@gmail.com adresine mail olarak atabilirsiniz. Ayrıca soru sormak için Formspring hesabımı, kısa yorumlarınız için deTwitter hesabımı kullanabilirsiniz. Mim ay sonuna kadar devam edecek ve bayramın ilk günü Blogger N'lerini seçmiş olacak. (Bu kısmı yazdığınız yazıların altına kopyalarsanız çok memnun 
olurum.)

Evet yukarıda yazdıklarım zaten mimlenmiş durumdalar, iyi seyirler dilerim :alkış:

18 Ağustos 2011 Perşembe

Heh heh hadi bakalım...

Blogu "aaaaaa uuuu sesler" diye Google'da aratan arkadaş, sen çok güzel bir insansın :) Tamam kabul ediyorum benim blogum da "konulu" ama öyle sesler çıkmıyor ;) Ha kastettiğin bir önceki blog şarkısı ise onu "Wes - Midiwa bôl" aratmak daha iyi olacaktır ;)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

17 Ağustos

Annem, kardeşim ve ben 16 ağustos gecesi yola çıkmıştık Adana'dan. İstanbul'a dönüyorduk o yüzden bir mutluluk vardı tabi. Eve, arkadaşlara kavuşacaktım. Yolun Ankara'ya kadar olan kısmı böyle bir neşe içinde geçmişti. Ankara'ya vardığımızda ise bir problem olduğunu farketmiştik. Hatta birinin "İstanbul'da deprem olmuş, Adapazarı'ndan sonrası dümdüz olmuş" şeklinde ortaya attığı haber ile durum daha da tatsız hale gelmişti. İşin daha da can sıkıcı tarafı telefon şebekelerinin bloke olması ve bir şekilde İstanbul'a ulaşamamaktı. Neyse ki bir şekilde babama ulaşıp iyi olduğunu öğrendik. İçimiz bir şekilde rahatladı ama böyle bir haber üzerine kim nasıl tam olarak rahat sayılabilirdi ki?

Günez doğmaya başladığında Adapazarı'ndaydık. İki katlı otobüste üst katta ve en önde oturmanın panoramik avantajı olduğu kadar dezavantajı olabileceğini o sabah öğrendim. Gördüğüm ilk sahnelerden biri bir camiye aitti. Kendisi yolun bir tarafında minaresi ise diğer tarafındaydı. Sonra rafta duran kitaplar gibi devrilmiş, yere gömülmüş, ara katları yıkılmış ama ayakta duran binalar hatırlıyorum. Çöken yollar, panik halinde insanlar, kargaşa, kaos hatırlıyorum...

Evet ben o gece depremi yaşamadım. Dolayısıyla o paniği yaşayanlarla empati kurup, acılarını, korkularını, paniklerini anlayabilmem mümkün değil. Buradan oturup beylik büyük laflar da etmeyeceğim. "O an"ı değil sonrasını gördüm çünkü. Ben arkadaşlarıma kavuşabildim evet ama o gün arkadaşlarını geçtim; eşlerini, çocuklarını, ailelerini, her şeylerini kaybeden insanları gördüm. Kaosu gördüm.

Ben o insanların acılarını paylaşıyorum, burayı okuyan herhangi bir 17 Ağustos mağduru varsa da en derin üzüntülerimi kendisine iletirim. Bu yazıyı daha önce bir yerde yazmamış ya da birine böyle detaylı anlatmamıştım. Yazmak bugüneymiş...



5N1K v13.8.1


Kim o?

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Unutulmaz film sahneleri #1

Hazır filmlerle bu kadar haşır neşir olmuş bir de üzerine mim yapmışken yeni bir seriye başlayacağımın müjdesini de vereyim. Bundan böyle burada eski, yeni bir çok filmden etkileyici sahneleri paylaşacağım. Bir yerde blogun isim babası sayılacağı için de ilk postu "Şakayla Karışık" filminin final sahnesiyle yapacağım. İyi seyirler ^.^


14 Ağustos 2011 Pazar

Özlü sözler #6

"Bu dünyada koşulları erkekler sağlar, kararları ise kadınlar verir"

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Playlist 17

Bu sefer playlistimizi Sezen Aksu'ya adıyoruz efendim. Özellikle de sözleri kendine ait parçaları paylaşacağım. Aslında bu listeyi yapmak çok zor olacak çünkü 10 parçaya nasıl düşüreceğim bütün şarkıları, nasıl seçeceğim bilemiyorum..

Mesela bir kısım parçaları seçerken diğerlerine el gibi muamele etmek yazık olacak. "Yok öyle güz gibi soğuk olma güz ayrılık taşır" diyor mesela parçada. Biz bu kasveti bir kış masalıyla dağıtalım mesela. Ya da vazgeçtim, dağıtmayalım bu melankolik havayı. Yalnızlık senfonisi süslesin kasvetimizi, zalimlere karşı kaybettiklerimizin yasıyla(*) isyan edelim. Sarışın Firuze'miz gelsin aklımıza. "Kadınım gülsenümse" diyelim yüzüne karşı. Yüzünü kaçırsın," bir çocuk sevdim desin, masum değiliz desin, seni aldattım " desin. "Seni kimler aldı ellerimden" diye isyan edelim. "Tüm sorumlusu sen ve kaybolan yıllarım" desin. Sen tam bir şey söylemeye niyetlenirken de "başka bir şey söyleme, söz bitti" diye sustursun seni. "Git ve benden kalan herşeyi yak" desin. "Gidemem" de sen de kahpe kadere isyan edercesine. Büklüm büklüm saçlarını savurup kalksın masadan, "o zaman ben gidiyorum" desin. "İkinci baharımı yaşamak istiyorum" desin ve seni orada bırakıp çekip gitsin, ardında İstanbul İstanbul olalı karşılaşmadığı kadar büyük bir kederle...

Evet listeyi yaparken olay biraz hikayeye dönüştü farkındayım, listeyi 10 şarkı ile sınırlayamadım bunu da farkındayım ama bence güzel oldu, hı hı evet ^.^

(*) Yas; Sezen Aksu'nun, Uzay Heparı'nın ölümünün ardından yazdığı ve yapılan bir röportajda neden kendisinin seslendirmediği sorulduğunda "mümkün değil, söyleyemem" diye cevap verdiği bir şarkıdır. Benim için de bu listedeki en güzel parçadır kendisi, belirtmek istedim, arz ederim :)


Negrita


Curves



11 Ağustos 2011 Perşembe

Uuuu Mimlendim beybi! #26

Yaz geldi herkeste bir sermişlik bir amaan boşvercilik hakim. Hayır herşeyi geçtim ortalarda mim de yok bu aralar, düşünün işler o kadar kesat. Ama bu böyle gidebilemez!! O yüzden elimi taşın altına koyup sizler için mim yaptım buyrun sıcak sıcak,

"Çok beğendiğiniz, izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz 3 filmi (Üçlemeler üç film olarak sayılacaktır), neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazın"

1- The Fall : Tarsem Singh'in muhteşem görsellikteki şahane filmi. Sırf o sahneleri tekrar tekrar izlemek için bile bu filmi sesini kapatıp, tüm filmi sessiz şekilde izleyebilirim. Film değil fotoğraf albümü sanki, o derece ^.^

2- Scott Pilgrim vs. The World : Bu kadar başarılı bir çizgi roman uyarlaması daha önce izlemedim. O kadar güzel uyarlanmış ki film boyunca çizgi romanı yaşıyorsunuz. Hele bazı sahnelerde, eğer çocukluğunuzda atari salonlarına gitmişliğiniz varsa size nostaljik anlar yaşatması garanti bu filmin

3- The Name of the Rose : Umberto Eco'nun süper romanının sinema uyarlaması. Sean Connery'nin henüz çok yaşlanmadığı, Christian Slater'ın ise çömez haliyle arz-ı endam ettiği muhteşem film. Döner dolaşır sürekli izlerim kendisini. Hatta itiraf etmem gerekirse filmden sonra oturup Orta Çağ ve Skolastisizm'e merak sarıp araştırmaya başlamışlığım var. Benim için referans film halini almış durumda artık kendisi :)

Ve şimdi de kazananları açıklıyorum;

Mia, Deeptone, Francesca, CWRM, Sweety, Mikrop, Rory, Melek, Bir İnce Ses, ParticleSam ve Antandre (sınırlı tutayım ki insanlar birbirlerini mimlesinler dedim ama yine kaçtı elimin ayarı ^.^)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ooo kimleri-ri-ri-ri görüyorum-rum-rum-um-um-m

Mikrop sağolsun derdime "biraz" da olsa derman oldu, artık benim blogum da Muradım Düğün Sarayı gibi oldu cıstaklı cıstaklı...Hadi bakalım elleri görelim oturmaya mı geldik!!

Tahammülsüzlük

Ne kadar da fazla çıkmaya başladı "öteki" ile "beriki" arasındaki tartışmalara dayanan haberler. Ne kadar gerginiz, ne kadar bahane arar haldeyiz..Utanmasak ayağımızı vurdu diye tutup ayakkabı ile kavga edeceğiz.

Her ne kadar burada pek çok kez tersini savunsam da bu durumlarda cehaletin bir erdem olduğunu söylemem gerekiyor. Bu kadar (zorla) "farkındalık" kazandırılmamış olsak bu kadar gerilmeyeceğimizi düşünüyorum. Açılıyoruz, kucaklıyoruz, farkındayız diye insanları komşularından, kardeşlerinden soğuttular. Her yaptığımız hareket birilerini rahatsız eder oldu. Hatta yıllar boyu içimizde o kadar sıkıntımız varmış ki demokratik olarak bunları dile getirme hakkına kavuşur kavuşmaz insanlar birbirlerini vahşice suçlamaya başladı. Ulan bir durup kafanızı bir kaldırın hele bakın neler oluyor!

Özellikle 80 sonrası nesiller bilinçli şekilde apolitize edildi. İdeolojileri ortadan kaldırıldı. Şimdi o ideolojisiz güruh o kadar güzel bir oyun hamuruna dönüştü ki, kim nereden yoğursa o kıvama geliyoruz. Hele ki okumayıp, araştırmayıp "koyun" kalmayı seçenler en kıvamlı durumdalar şu an. Ötekileştirme sürecinde o kadar güzel açıklamalar var ki sanırsın oyun kartlarında bulunan ırklar olduk. Her ırkın bir özelliği var; zayıf noktaları, güçlü noktaları.. Bir nevi taş kağıt makas oyunu gibi. Her ırk diğerine göre üstünmüş, biri diğerini yenermiş gibi aksettiriliyor sürekli. Hatta bununla beraber bir dezenformasyon da mevcut. Artık o kadar referanslarımızı kaybetmiş durumdayız ki insanlar ciddi ciddi bir bilgi ile ilgili olarak "ama ben bunu Wikipedia'da okudum, orada yazıyor bu" diye saçmalayabiliyorlar. O kadar farkındalık sahibi edilmiş bilinçsizlere dönüştük ki, insanlığımızı kaybetme noktasına geldik. Düşünmüyoruz, empati kurmuyoruz, çözüm üretmiyoruz...Sadece dediğimizi kabul ettirmeye çalışıyoruz, etmeyene ise çeşitli şekillerde saldırıyoruz. Çıkan haberler de bunun göstergesi; Ramazanda sokak ortasında sigara içiyor diye linç edilmeye çalışan insanlar var mesela. Bu haberde herkes linç etmeye çalışan halka suç buldu mesela okuduğum yorumlarda..Peki sigara içenin hiç mi suçu yok? Kapalı bir yere girip insanların nefsine bir etki yaratmayacak bir yerde içmeyi düşünecek kadar incelik gösteremez miydi o hanımefendi? Karşılıklı olarak bir problem var ortada. İnanç konusunda bile insanlar aşırı kutuplaşır oldular. Yapılan her eylem karşı tarafın gözüne sokulurcasına yapılıyor..bir durun ya ne bu garez ne bu kin ne bu öfke? Bir 10-15 sene öncesine kadar insanlar birbirlerinin görüşlerine inançlarına daha saygılılardı. Daha bir dikkat edilirdi bir şey yapılmadan önce. İnsanlar onurlarıyla yaşarlar, ona laf getirmemek için binbir sıkıntıya düşerlerdi...Aah ah nerede o eski "insanlık", "adamlık"..

Sevgili Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Ateist, Agnostik kardeşim, 

Nasıl ki tek başımıza yaşamıyorsak, beraber yaşamak için de çaba göstermemiz gerekiyor. Ama bu şiddetle, nefretle, kinle, taşla, sopayla değil; konuşarak, anlamaya çalışarak, derdini anlatarak yapılabilecek bir şey. Karşında hala konuşabileceğin birileri varken yapılması daha makbul bir şey. Yoksa ilk çağ klanlarına dönüp iktidar savaşlarına başlayacağız.

Yarın kalkınca bir değişiklik yapıp çevremizi anlamaya çalışalım. Acaba? diye soralım. Neden? diye, yeri gelince Neden olmasın? diye. En önemlisi de Nasıl? diye soralım da bu gerginlik bitsin artık. Cem Karaca'nın dediği gibi "Bu son olsun"


7 Ağustos 2011 Pazar

Babalara hoşgeldiniz

Az önce tekrar hatırladım, geç de olsa bu çalışmayı paylaşmalıyım, hiç bir amacı bile olmasa insanlık adına yapmalıyım bunu evet. Babalar gününü yolda geçirince ne o gün ile ilgili bir yazı ne de bir parça paylaşabilmiştim. 


Bu sefer ben susacağım Manowar konuşacak. Zira Türkiye'deki ilk konserlerinde "Türkçe şarkı yapacağız" dediklerinde konserin gazıyla "ehi ehi adamlar yapacak lan ehi" diye sevinmiş fakat sonra kendime gelince "yavaş yapsınlar nereye yapıyorlar..ulan sahnede amma gaz veriyorlar haaa" diye düşünmüştüm...peki ne oldu? Bana kapak oldu! Babalar günü için hazırladıkları albümde bir adet de Türkçe parça yer alıyordu. Bunlar güzel şeyler tabi, özellikle ülkemizin tanıtımı ve bun.....ehüm neyse konuyu dağıtmayalım efendim. Ve karşınızda 16 dilde Baba :)




Özlü sözler #5

"Şanssızım diye düşünüyorsan, bir de kendini düşmekte olan uçakta business class'tan bilet alanın yerine koy"

Fly to stay alive



"fly! baby! fly!
we got to fly to stay alive
these worlds, these worlds
no magic till we try
take a leap, leap of fate
reach for the stars in the night
break the curse of this earth
there’s miracles up in the sky
where love birds fly"