28 Temmuz 2011 Perşembe

Son Nefesim

Son zamanlarda dinlediğim en iyi şarkı sözlerine sahip parça olarak Kolpa - Son nefesim'i tek geçiyorum. "Son bir kez gördüm; dibimi, sonumu, mutsuzluğumu. Hangi birini yeneyim; dibi mi? sonu mu? mutsuzluğu mu?" demiş adam daha ne desin..

Sıcak mı?

"İstanbul cemiyet hayatının gözde isimlerinden Mr.E, cehennem stajının bir kısmını yapmak üzere bu sene Mardin'i seçti"

"Ay!",  "Off!", "Çok sıcak!" diyen arkadaşlar.......Döverim seni, hepinizi döverim ulan! Hangi sıcaktan bahsediyorsunuz siz? Burası geçen gün baktığım haliyle Marakeş'ten (Soldan sağa 7 harfli, Afrika'da sıcak bir şehir) daha sıcak. Sadece sıcak olsa yine iyi; bir de Suriye'den toz bulutu geliyor. Dolayısıyla canına yandığımın memleketinde hava kuru olması gerekiyorken bir de üzerine basık bir hal alıyor mu? Al sana duble ikramiye...

Geleli neredeyse 4 hafta bitmiş, bana sorsan dur hele yeni geldik biraz soluklanalım diyecem. Yani eski ben olsam kesin derdim. Dememek için dün itibariyle spora da başladım bakalım bu sıcaklar ve sporla İstanbul'a döndüğümde Etiyopyalı maraton koşucularına dönmüş olabilecek miyim acaba..

Hep birinizin gözlerinden hasretle öperim

Mr.E

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ötme bülbül ötme

Dışarıdan gelen kuş sesleriyle uyanır uyanmaz ilk yaptığı iş yataktan fırlayıp annesine koşmak oldu. Güneş çoktan doğmuştu ve annesi hala uyuyordu. Bu kesinlikle kabul edilemezdi. Bu gün parka gideceklerdi ve daha şimdiden yeteri kadar zaman kaybetmişlerdi. 

Annesini uyandırır uyandırmaz mutfağa koştu, sandalyesine oturdu. Annesi yataktan kalkıp gözlerini ovalayarak mutfağa geldiğinde çoktan yerini almış, annesinin ona "özel" sandviçini yapmasını bekliyordu. Annesi istemeye istemeye de olsa oğluna "özel" sandviçini yapmıştı. Perşembe günlerini aslında hiç sevmiyordu. Ama oğlunu parka götürme günüydü ve bir kaç kez bahane uydurmaya çalışsa da bir türlü ufaklığı ikna edememişti.

Kocasını kaybedeli beş sene geçmişti ama hala içi kanıyordu. Ufaklık daha 1.5 aylıktı babası öldüğünde ve ne zaman babasını sorsa, ona babasının iş için gittiği söyleniyordu. Aslında onun için çok da farkeden bir şey yoktu; baba onun için sembolik bir şeydi. Neticede kendi babasını gördüğü dönemi hatırlamıyordu. O yüzden babasının eksikliği onun için çok büyük bir eksik değildi.

Annesi "özel" sandviçi ufaklığa verip o sandviçini yiyene kadar duşa girip hazırlanmıştı bile. Aslında beş senedir her perşembe günü aynı işkenceyi kendine yapıyordu ama ufaklık parka gitmeyi çok seviyordu, ve o istediği zaman akan sular duruyordu, işin ucu canını acıtsa da...

Her zamanki gibi önce sokağın köşesindeki Hamdi amcaya uğradılar. Hamdi amca ufaklığa hemen bir balon çözüp verdi diğer balonların arasından. Her perşembe evden çıkıldığında ilk durak oluyordu Hamdi amca. Eskiden gözlerindeki görme kaybı neticesinde kardeşleri getirir götürürdü kendisini. Ameliyattan sonra görme yetisinin bir kısmını geri kazandığından beridir kendi gelir gider olmuştu mahalleye. Ufaklık her geldiğinde önce sıkıca bir sarılır sonra yanağına kocaman bir öpücük kondurduktan sonra balonlarının içinden en güzelini ona verirdi. Ufaklık evden çıktıklarında gideceği yeri çok iyi bildiği için çoğu kez annesinin elini bırakıp Hamdi amcasına koşardı. Uzaktan ufaklığın sesini duyan Hamdi amca hemen ufaklığın geldiği yöne döner, kollarını açıp ufaklığın gelmesini beklerdi. Annesiyle ufaklık yanındayken çok bir sıkıntı yaşamazdı da, parka doğru yola çıktıklarından dayanamayıp yaşaran gözlerini cebinden çıkarttığı mendiliyle siler, arkalarından bir hayır duası okurdu.

Parka vardıklarında mutlaka Nuri Bey ağaçların altındaki gölgede, banklardan birinde oturmuş, yapması gereken egzersizleri yapıyor olurdu. Yıllar yılı sigara içmiş, ciğerlerini kömüre dönüştürmüştü. Ameliyat olmasa şu anda yapabildiklerini yapabilmesinin imkanı olmadığını defalarca anlatmıştı doktoru ona. O da ameliyat olduğundan beri her sabah parka gelip en büyük ağacın gölgesine oturup nefes egzersizlerini yapıyordu. Doktoru onu sık sık uyarıyordu. Bir sıkıntı hissettiğinde mutlaka ona gitmesi gerektiğini, nakledilmiş olan akciğer parçasının dönem dönem sorun çıkartabileceğini söylemişti. Şükürler olsun ameliyat olduğundan beridir hiç bir sıkıntı yaşamamıştı. Ama bu yaşamayacağı anlamına da gelmezdi tabi ki. O yüzden o da bu parkın müdavimi olmuştu. Ufaklığın çok sevdiği "amcalardan" biri de Nuri Bey'di . Nuri Bey, Hamdi amcası gibi kucaklayıp öpmüyordu belki ufaklığı ama ufaklık yanına geldiğinde önce başını sonra yanaklarını okşardı. Annesine baktığında genelde annesi yüzünü başka bir yöne dönmüş olurdu. Genelde burnunu sildikten sonra ufaklığa döner "Hadi gel bakalım salıncaklar seni ne kadar özlemiş, gidip öğrenelim" diye ufaklığı oyun alanına götürürdü.

Belli bir süre sonra "Hadi eve gitme vakti geldi" dediğinde ufaklık her seferinde "Ama ben daha oynamak istiyorum" diye itiraz ederdi. Annesi de ona, kendisini çok yormamasını eve gittiklerinde ona yine "özel" sandviçten yapacağını söyler, ufaklıkta annesinin boynuna atlayıp sıkı sıkı sarılıp yola düşmeye hazır şekilde elinden tutup yola koyulurlardı.

Annesi ve babası aynı mahallenin çocuklarıydı. Bülbül sesleriyle büyümüş, beraber okumuş daha sonra da evlenmişlerdi. Dolayısıyla ikisi de mahallede iyi tanınıyorlardı. Babası yağmurlu bir akşam eve dönerken o talihsiz kazayı yapmamış olsaydı belki şu an beraber olacaklardı. Ama babasının ölümü bir son değil bir başlangıçtı aslında. Ufaklık doğduğundan kısa bir süre sonra kemik iliği kanseri teşhisi konmuştu. O kazada hayatını kaybeden babasının iliği sayesinde tedavi olabilmiş ve bugün aslında babası sayesinde hayattaydı. Tıpkı Hamdi Amca'nın görebilmesi ve Nuri Bey'in tekrar nefes alabilmesi gibi...Senelerdir "parka gidiş" aslında ufaklığın babasıyla buluşmasıydı. 

Ve senelerdir annesi bu acıya ufaklık mutlu olduğu için dayanabiliyordu. Her perşembe sabah uyanmadan önce, bir önceki gece kocasını görüyordu rüyasında. Her hafta kocasıyla rüyasında dertleşiyordu, ve her hafta ona artık neden bülbülleri sevmediğini anlatıyordu tekrar ve tekrar......ufaklık üstüne atlayıp uyandırana dek...

Kafa nereye biz oraya..

Bombok bir hava; sis desen sis değil, toz/kum fırtınası desen o da değil. Yağmur da yağmıyor. Güneş var ama ortalık o kadar bulanık ki nereden yaktığını da anlamıyorsun namussuzun. Aksi gibi hava da üstüne basık olunca normalde bana mısın demeyeceğin 3 basamağı çıkınca duş almış gibi oluyorsun. Zaten işler iyice yavaşlamış; şantiyede ikisi usta, ben dahil üç kişi kalmışız. İşin akıbeti de bu haftasonuna kadar belli değil; haftaya neredeyim onu bile bilmiyorum şu anda...

Ama tüm bunların üstüne bu parçayı dinleyince dedim ki tamam benim yaz şarkım buymuş da ben farkında değilmişim. Cidden içinde bulunduğum ruh halini hasıraltı etmek için daha iyi bir şey bulabileceğimi düşünmüyorum. Melodiyse melodi, sözlerse sözler. Çok bunaldığınızda siz de benim gibi yapın ve mırıldanmaya başlayın




17 Temmuz 2011 Pazar

Uuuu Mimlendim beybi! #26

Üstüste çok mim yazdığım için bunu ertelemiştim, ama artık yazabilirim sanırım. Sam'den çok güzel bir mim gelmişti, darısı bugüneymiş. Konumuz; Başucu kitaplarınız. En fazla beş tane olmak şartıyla, sizi anlatan, tekrar tekrar okuduğunuz, alıntılarını her yere yazdığınız, etkisinden hayatınız boyunca kurtulamayacağınızı düşündüğünüz beş kitabı listeleyin. Serileri tek kitap halinde yazabilirsiniz. Ne zaman okuduğunuzu, ilk okuduğunuzda neler hissettiğinizi, neden bu kadar etkilendiğinizi de uzun uzun anlatabilirseniz hoş olur tabii. Hani bu sayede hepimiz yeni kitaplar keşfederiz mesela. Mükemmel olur.



1. İlk sıraya Sam gibi Yüzüklerin Efendisi'ni koyuyorum. Kitabı üçlemenin ilk filmi, "yüzük kardeşliği" vizyona girmeden bir ay önce okumaya başlamıştım. Daha sonra hayran kalıp film milm beklemeden bir çırpıda bitirdiğimi hatırlıyorum seriyi. Hatta o kadar ki, Lisedeyken tenefüse çıkmadan sınıfta, her tenefüste açıp okuduğumu bilirim bu seriyi. Kurgunun yanı sıra özellikle yeni diller yaratan bir dilbilimciye olan hayranlığımın da kitapları okumamda faydası büyüktü tabi :) Seriyi ilk okuduğumda Türkçe çevirisini okumuştum ama en kısa zamanda orijinal halini de okumak gibi bir planım mevcut.

2. İkinci sırayı ise yine bir Tolkien eseri olan Silmarillion yer alıyor. Kısaca özetlemek gerekirse, Yüzüklerin efendisi serisinde geçen olayların öncesinde geçen hikayede Orta Dünya'nın yaratılışı ve ırkların ortaya çıkışları anlatılıyor. Özellikle Fëanor gibi bir karakteri barındırması bile başlı başına kitabı okumak için bir sebep bence. Hatta kitaptan sonra Feanor'dan o kadar etkilenmiştim ki bir süre nick olarak kullandım. Özellikle Tolkien'in kendi yarattığı "Elfçe"nin lehçelerine kadar ayrıştığı, elfçe şiirler bulunan bu kitap benim gözümde zirveyi zorlar ama saygıdan dolayı ikinci sırada yer almaktadır.

3. Trevanian'ın süper eseri Şibumi, kendisi bir anti-kahraman ile tanıştığım ilk kitap olma özelliğini taşımakta. Daha hala kitabı okuyup da Nicholai Hel'e hayranlık duymayan birine rastlamadım. Kurgusu ve yarattığı atmosfer ile okuyucuyu içine çektiği yetmiyormuş gibi, benim gibi aşırı kitap okumayan birini bile müptelası haline getirmişti. 

4. Dan Brown'un bütün kitapları diyorum bu sıra için; Da vinci şifresi, Melekler ve şeytanlar, Dijital kale ve İhanet noktası. Dan Brown'un kurgusal dünyası çok içine çekmişti beni. Öyle ki ben de bir dönem simgebilimi ile aşırı ilgilenmiştim.Hatta üniversitede Mr.H ile birlikte okumuştuk o dönem kitapları. Melekler ve Şeytanlar'dan sonra ikimiz de ambigram'a sarmıştık fakat benim maymun iştahım, onun da yeteneği aramızda belirgin bir farkın meydana gelmesine neden olmuştu :D

5. Ve son sıraya Dorian Gray'in Portresi'ni yerleştiriyoruz sevgili gönül dostları. Bir insanın Hedonizm'in esiri olması, bunun için gözünün ne kadar kararabileceği ve sonuçlarının neler olabileceğinin çok güzel bir göstergesidir bu kitap. Benim için okunma şekli itibariyle özel bir yeri olması açısından da bir açıdan manidardır :)

Böyle süper bir Mim'e önayak olduğu için Sam'e bir kez daha teşekkür ederim. Mimlediklerime gelirsek; Deep, Fran, Sweety, Leyla, Rory, Melek, Umut, Reel, Mikrop, Mia, Sazan, Particle, JG, Hiçkimse, Çakma SamuraiAylin ve Bir ince ses 

Allah çektirmesin #8


"Beni bu güzel havalar mahvetti"


"Dört nala"


"Dünyaya açılan pencere"



"Silüet"



"Mola"


"Endüstri devrimi"


"Küreselleşme"


"Kaleden kaleye şahin uçurdum"



"Şantiyede sakin bir öğleden sonra"


"Oturma odası"

14 Temmuz 2011 Perşembe

Maksat rengimiz belli olsun

Son iki haftadır futbolda şike soruşturması ile yatıp kalkıyoruz malumunuz olduğu üzere. Aslında şimdiye kadar bir şey yazmamış olmama anlam veremiyordum ki aklımdan geçenlerle ilgili olarak bugün bir yazı yayınlandı. Altına imzamı atarım, o derece sevdim yazıyı. Noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşıyorum. 

Futbol endüstriyelleşmiş olabilir.
Ama biz malul/meta değiliz.
Taraftarız.
Seyirciyiz.
Renklerine sevdalandığımız tutkunlarız.
Hangi Beşiktaşlı başarısızlıktan dolayı takımını terk etmiş?
Hangi Beşiktaşlı yenilgiden sonra takımına küsmüş?
Hangi Beşiktaşlı harama tevessül etmiş?
Yıllardır söyledik. Şimdi bağırmak zamanı.
Şeref’inizle oynayın, Hakkı’nızla kazanın!
Beşiktaş’ı bir değerler manzumesine dönüştüren, “duruşumuzu” borçlu olduğumuz iki abide isme yakışanı yapın.
Biz Beşiktaş taraftarları…
Elle atılan golle hüzünlendik. Hak etmemiştik.
Kendini yere atıp penaltı kazanan oyuncuya öfkelendik. Hak etmemiştik.
Rakibine dirsek vuranı, çelme takanı ıslıkladık. Efendi davranılmamıştı.
Haksız yere ceza gören rakip oyuncuyu savunduk. “Eyyamcı hakem” diye bağırdık.
Böyle olmalıydık.
Gündelik yaşamımızda peşinde koştuğumuz ahlakı, erdemi, dürüstlük ve olgunluğu sahada da görmeliydik.
Bizler Hatice’nin ahvalini de önemseyen, neticenin ille de başarının biricik kriteri olmadığına inananlardık.
Bugün Türk futbolu büyük bir sınavdan geçiyor. Kaybettiğimiz, üzüntüden kahrolduğumuz maçların nasıl parayla satın alındığını, nasıl “ille de başarı” diyenlerin hayatımızın biricik sevdasını istismar ettiğini öğreniyoruz.
Bugün maaşımızdan arttırdığımız bir biletin, umudumuzu bağladığımız bir kuponun, harçlığımızdan biriktirdiğimiz bir deplasman biletinin ardından aslında ne oyunlar oynandığını, ne hile ve düzenbazlıklar olduğunu öğreniyoruz.
Bugün sevdalandığımız renklerin süregelen soruşturmanın sadece mağduru değil, zanlısını da olabileceğini öğreniveriyoruz.
Mahkemenin kararını vereceği son güne kadar bu olayda ismi geçen bütün Beşiktaşlılar bizim için masumdur.
Onlara önyargı ile bakmayacağız.
Ancak diğerlerinin yaptığı gibi arkalarından peşi sıra gitmeyi de reddetmeliyiz. Acı ve sancılı olsa da doğrusu budur.
Artık “o” Beşiktaşlılar bize bizden odlunu kanıtlamak zorundadır.
Zira bizim yıllardır -perde arkasını bilmeden- yaşadığımız düş kırıklığını Kayseri’de yaşayan “Boz Baykuşlar” ile empati kurmadan gerçeğin peşinden koşamayız.
Şimdi iki takım var. Biri namuslu ve dürüst olanların takımıdır. Diğerinde ise şikeci, düzenbaz, ve hile ile çıkar peşinde koşanlar var.
Biz Beşiktaşlılar ilkini temsil ediyoruz. Etmeliyiz.
Onun içindir ki masum olduğuna inandığımız, sonuna kadar inanacağımız “zanlı” Beşiktaşlılarla aramıza mesafe koymalıyız.
Masumiyetlerini kanıtlayıncaya kadar ne “büyük” diye bağırırız ne de “yanındayız” diye destek veririz.
Artık aidiyet değil hukuk devreye girmiştir. Adaleti simgeleyen o gözü bağlı kadın kadar tarafsız ve objektif düşünürüz.
Zira biliriz ki eğer ortada Beşiktaşımızı zan altında bırakacak bir iddia varsa, biz utanacağız.
Eğer ki puan ya da kupa için anlaşılmışsa o kupaya saygı duymayacağız.
Eğer ki bir kişi bile vaatle Beşiktaş’a karşı yeterince koşmamışsa biz sevinemeyeceğiz.
Kimse “Beşiktaşk” dediğimiz için her şeyi mübah göreceğimizi beklemesin. Biz sevdiğimiz rengin sevdalısıyız, belalısı olmayacağız.
Diyoruz ki;
Tarihi bir fırsat elimizdedir.
Adını dürüstlüğü ile bizleri “şerefli ikinciliklerle” onurlandıran efsanevi başkanımızın diliyle adlandıralım.
“Fitbol”da temizlik hareketini de biz Beşiktaşlılar başlatalım.
Formalarımıza, atkılarımıza bir siyah kurdele bağlayalım. Bilelim ki o kurdela sahibi olan bizler “Fitbol”da Temizlik Hareketi’nin erleriyiz.
Manifestomuzu birlikte yazalım.
Ey diğer renklere gönül verenler…
Bu yazıdaki bütün Beşiktaş sözcüklerinin yerine kendi takımınızı, siyah beyaz yerine kendi renklerinizi yazın…
Var mısınız?

ÇARŞI    

(İşbu yazı forzabesiktas.com sitesinden alıntıdır.)

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Drama Köprüsü

Bu akşamki bütün efkarımın müsebbibi bu türküdür, yetkililere duyurulur...


drama köprüsü hasan dardır geçilmez
soğuktur suları hasan bir tas içilmez
anadan geçilir hasan yardan geçilmez

at martini debreli hasan dağlar inlesin
drama mahpusu'nda hasan dostlar dinlesin

mezar taşlarını hasan koyun mu sandın
adam öldürmeyi hasan oyun mu sandın
drama mahpusu'nu hasan evin mi sandın

at martini debreli hasan dağlar inlesin
drama mahpusu'nda hasan canlar dinlesin

Daha iyisi yapılana kadar en iyisi bu!!!

Bu saatten sonra yapılabileceğine de çok ihtimal vermiyorum ya neyse... Şimdi en sevdiğim iki versiyonunu da koyacağım, Eğer seveni varsa buyrun efendim; "Ah bu şarkıların gözü kör olsun"


9 Temmuz 2011 Cumartesi

5N1K v12.7.1


Playlist 15

Bu sefer İber yarımadasına gideceğiz şarkılar için :) Özellikle Endülüs ve Seferad ağırlıklı yer yer de modern İspanyolca şarkılarla tamamlayacağım listeyi. Açılışı Remedios Silva Pisa ile yapalım. Daha sonra bu parçayı duymaya alıştığımız Yasmin Levy ile devam edelim. Janet - Jak Esim ve Al Andaluz Project ile listeye devam edelim. Bir İspanyol balladıyla da listeyi yarılayalım

Cirque du Soleil'den güzel bir parçayla listenin ikinci yarısına başlıyoruz. Bu kadar parça paylaşıp Buika'yı unutmak da olmaz. 

Çok ağırlaştık değil mi :) Hadi yavaştan hareketlenelim o zaman. Önce Rosana, sonra  Gipsy Kings biraz kıpırdatacaktır sizi sanırım ^.^

Listenin son parçasının çok belirgin sözleri olmamakla beraber bence bu liste için olabilecek en güzel kapanış parçasıdır kendisi. Dinleyince siz de bana hak vereceksiniz ;) 

Haftasonunuz en az sizler kadar güzel olsun

8 Temmuz 2011 Cuma

Nano-crystalline cellulose

İki gün önce gazetede okuyunca dedim ki "Tamam, işte budur!" Öyle bir madde düşünün ki hem %100 doğal hem de aşırı dayanıklı ve de çeşitli şekillerde kullanılabiliyor; Toz, jel, film...

Bu madde ile ilgili Kanada kaynaklı bir haberle arkadaş hakkında biraz daha bilgi vereyim size de. Bunlar güzel gelişmeler. Darısı diğer kaynakların başına

Not; Haberi okuyunca aklıma direkt inventables.com geldi. Bilmeyenler varsa bir inceleyin derim ;) 

Uuuu Mimlendim beybi! #25

Bu sıcak Mardin günlerinde yine bir mimle huzurunuzdayım gençler :) Rory, Melek ve Göz Açık Rüya mimlemiş beni. Konumuz ise; Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız, neyi kurtarırsınız ?

Ne yalan söyleyeyim iki gündür düşünüyorum ne kurtarabilirim ne kurtarabilirim diye. Laptopumu alsam fotoğraf makinemi nasıl bırakacağım? Kitaplarımı alsam, çizim eşyalarımı nasıl bırakacağım?

Sonra birden -sanırım sıcaktan- bir aydınlanma yaşadım (Volfram stayla). Ulan ben kendimi kurtardıktan sonra bunların hepsine çalışıp didinip tekrar sahip olabilirim. Sadece hatıraları tekrar elde edemem. Bunun için sanırım fotoğraf albümlerinin içinde bulunduğu torbayı kapar fırlardım dışarı. 

Geçen sefer mim'i kamuya açtım olmadı. Bu sefer tek tek buradan isim açıklayacağım; Karılıksız karı, Leyla, Sweet Sunshine, Sazan, Particle, Umut ve Jove, Mimlisiniz!


7 Temmuz 2011 Perşembe

Gizli gerçekler açıklanmalı!!

"Otomobil uçar gider" şarkısını çoğunuz biliyorsunuzdur. Peki bu şarkıyı Salih isimli bir arkadaştan parasını tam olarak alamayan oto galerisi sahibi bir abi tarafından yazıldığını biliyor muydunuz?? Ve bu abinin tüm suçu "s" leri söyleyememesi aynen şu reklamda olduğu gibi;

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Buyrun o zaman işte şarkının sözleri;

otomobil uçar gider
gönlüm gibi geçer gider
ben Talih'in peşindeyim
Talih benden kaçar gider
yar yar güzel yolcu güle güle

Herşey son derece net!









Not:Şarkının orijinal hali için lütfen buradan yakın. 

5 Temmuz 2011 Salı

Özlü sözler #4

"Alışverişe giderken kimseye bırakamayacaksan, çocuk yapma"

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Otur hele soluklan azıcık yeğenim

Beceremedim...ı ıh olmadı. İki dakika kıçımı kırıp oturamadım. Fas dönüşü kıçıma neft yağı sürülmüş gibi dolaşmam yetmiyormuş gibi bugün itibariyle tekrar Mardin'deyim. Yani artık mesafeler de kesmemeye başladı. Ha, direkt Mardin'e mi geldim? Hayıııır! Zaten işin boku orada çıkıyor arkadaş.

Mardin hava alanı tadilat nedeniyle kapatıldığı için ulaşım artık Diyarbakır üzerinden sağlanıyor. Daha önce 07.25'teki uçağa binmek için 06.00'da hava alanına varıp az daha uçağı kaçıracak kıvama geldikten sonra insan öğreniyor erken gitmeyi.....de bu sefer biraz bokunu çıkartıp saat 05.15'te hava alanındaydım 07.15'teki uçuş için...e tabi bunun için 04.45'te kalkmak gerekiyor..Bunun için de gece 23.30'da film izlemeye başlamamak gerekiyor ki o film nedeniyle saat 02.00'de yatılmasın ^.^ 

Neyse efendim bir şekilde Diyarbakır'a indikten sonra farkediliyor ki beni karşılamaya Mardin'den kimse gelmemiş. Onu geçtim, sırasıyla bu işlerle ilgilenen iki arkadaş da yıllık izne ayrılıp, tayinleri nedeniyle ilgili birimden ayrılmış. Ama duuur güzel kısmı bundan sonra başlıyor; Yeni gelen arkadaş da yıllık izinde!!! El mahkum bir şekilde otogara ulaşılacak ama hem taksiye hem dolmuşa aynı anda verecek para kartta var cüzdanda yok. Tutup önce şehir içinde banka aradık, sonra da otogara ulaştık ama tahminim; ben yabancıyım diye taksici, nasılsa yolu bilmiyorum diye taksimetre üzerinden bana gayıgayıveğdi. Bir de artistlik yapıp parayı yuvarladı üzerini almadı böyle cool bir tavır sergiledi ama yemezler..BEN DAHA YENİ MARAKEŞ'TEN GELDİM ASLANIM!!! (O kadar parayı bayılmışsın, havan kime şimdi diye sormazlar mı adama? bence sorarlar)

Otogara varınca farkettim ki yaz gelmiş hacı. Baya baya ince kıyılmış soğan ve jülyen kesilmiş sebzelerle tavada pembeleşmeye mahkum bir durumda hissettim kendimi sıcaktan dolayı. Dikkatinizi çekmek istiyorum ki bu esnada saat 10.00...Yani daha her şey yeni başlıyor :)

Sonra dolmuşla bir saatlik yolu iki saatte aldık. Allahtan daha önce kısa süreli de olsa Afrika'da staj yaptığım için çok koymadı ama insanın kanı kaynıyor, ister istemez etrafına karşı sempatik oluyor bu sıcak ortamda.

Tabi aksiyon dolu durum Polisevine varınca da devam etti. İlgili arkadaş izinde olduğu için rezervasyon da yapılmamış. Allah'tan gide gele gide gele artık tanıyorlar da yardımcı oldular sağolsunlar.

Her şey bu kadar olumsuz muydu peyki?? Yoo dosum yooo....Akşam yemekleri için bahçeyi düzenlemişler hafif esinti eşliğinde süper bir yemek yedim bu bütün günü unutturdu diyebilirim

de...

Şimdi odaya çıkıp duş almaya korkuyorum. Bu kadar olumsuzluk üzerine duşa girip muslukları açtığımda duş başlığından "Sen istiyoRR duJ, veRecek elli dolaRR daha" diye bir nida gelir mi kaygısı taşıyorum, tedirginim

Serin kalın (Kulak memesi kıvamı stayla)

3 Temmuz 2011 Pazar

Fas Günlükleri - 5

Ve bir serinin sonuna geldik efendim. Fas gezimizin kapanışını Majorelle bahçesi ile yapıyoruz. Bir sonraki günlük serisinde görüşmek üzere sizleri fotoğraflarla baş başa bırakacakken aklıma geldi şarkıya bir tık deseniz fena olmaz hani. Yani ne bileyim böyle ofis ortamında hazırlanan müzikli powerpoint dosyaları gibi olsun değil mi biraz :)







































Uuuu Mimlendim beybi! #24

Sevgili Aylin mimlemiş beni. Daha öncede yapılmış eski bir mim olduğunu Deep ve Mia'nın yazdığı yorumlardan öğrendim ama ben o kadar eskiye gidemediğim için büyük bir zevkle yapacağım huzurlarınızda :) Mimin konusu; "Anılar ve anıların yüklendiği eşyalar"

Kafadan girelim mim'e; kokulu silgi,defter kabı - etiket ikilisi, üzerine basılıp düzleştirilmiş kola kutusu ve çam kozalağı (ki bu son ikisiyle futbol oynardık) direkt ilkokuldur benim için. Melisa ve taze kekik Bozcaada, Her iki taraftan artık daha fazla açılamayacak hale getirilmiş kurşunkalem ortaokul, Balonu çıkmış basketbol topum lise, Anneannemden bana geçmiş ve İzmir'de bulunan çekyat takımı ise direkt Üniversitedir benim için.

Tabi bunlar eşyalar üzerinden olduğu için yazdığım örnekler. Yoksa bende hafıza tetikleyici olarak şarkılar daha etkilidir ama olsun mimi kuralına uygun yazalım.

Şimdi mimleyeceklerim konusunda bu eski bir mim olduğu için eskileri mimlememek lazım. Yazmak konusunda da geç kaldığım için; bu mim kamusaldır isteyen üzerine alınıp yazabilir diyerek topu taca atıyorum ^.^