29 Mayıs 2011 Pazar

Youssou N Dour

Bu amcanın daha önce bir şarkısını sizinle paylaşmıştım. Tekrar denk gelmem ise aylardır aradığım bir reklamı bulmamla gerçekleşti. Kendisi olduğunu bilmeden çok sevmiştim reklamı. Söyleyenin Youssou emmi olduğunu öğrendiğimde ise reklam dadından yinmez oldu gözümde :)


Senegalli bu müzisyen emminin ses rengi "bence" muhteşem!! Biraz da Afrika görmüş Anadolu çocuğu olmanın verdikleriyle genelde Afrika tınılarına karşı bir zaafım olduğunu bu blogda paylaştığım şarkıları dinleyenler farketmiştir.

Şimdi sizleri emminin güzel parçalarıyla baş başa bırakıyorum. Hepinize keyifli akşamlar dilerim

İstanbul'un Fethi

Dünya tarihi açısından önemi tartışılmaz bir günü yaşıyoruz. Etkileri nedeniyle yeni bir çağın başlangıcı olmuş bir olaydan bahsediyoruz. Fatih Sultan Mehmet'in taktik zekasını ve hocaları karşısındaki tevazusunu da görmezden gelmemek lazım. Bunların hepsine tamam. Hiç bir lafım yok bunlara. 

Ama..

Bizden başka dünya üzerinde istilasını yaptığı fethi kutlayan başka bir şehir var mıdır acaba?


Düzeltme: Burada istila sözcüğü karşı tarafın gözünden aslında olayın nasıl algılandığını vurgulamak amacıyla yazılmıştı. Fakat benim başlık altında beklediğim fikir alış-verişinin oluşması için istila kelimesinin fetih ile değişmesi gerektiğini farkettim. Bu nedenle o kısmı değiştirdim, bilginize :)

27 Mayıs 2011 Cuma

MSN



Gişe kuyruğu gibi peşime
dizilip duruyorlar,
ah Allah'ım ne güzel bir şeyim
rahat bırakmıyorlar.
Bir eş bulmak ne kadar zormuş
zaman değişti.
"Böyle gelmiş böyle gidecek" 
diye bir şey yok ki.
Hakedeni bekliyorum...

Parolasını kalbime gömdüm,
MSN'im hiç açılmayacak.
Çevrimdışı görünüyorum
bana şifremi kim hatırlatacak?


Sınıf


Bir zamanlar böyle süper bir dizi vardı. İzleyen, hatırlayan var mıdır acaba? Oynadığı zamanlar "var mısın yok musun" isimli güzide(!) yarışma yüzünden mundar olmuş, daha sonra da yeterli reytingi alamadığı için de yayından kalkmıştı. Hiç unutmam garibim dizi yarışma yüzünden bir seferinde gece 1'de (01.00) başlamıştı, düşünün başına gelenleri...


Hatta böyle çok sağlam bir de fragmanı vardı ama işte...genel izleyici beğenisine hitap etmiyordu diye uçtu, toprak oldu canım dizi :(



Hazı bu kadar kalkmış bir diziden bahsederken bu postu biraz daha eski ve yine yayından erken kalkmış bir dizi ile bitirelim asıl bakalım bunu kaç kişi hatırlayacak acaba :)


Tam o sırada 13


Gardını sakın düşürme...

Özlü sözler #1

Kaç seferdir aklımda, kısmet bugüneymiş. Böyle ben çok meşhur olsam, öyle böyle değil ama, bir laf etsem de millet üzerinde günlerce konuşsa diye düşünürdüm. İşte o hayalin gırgır bir haline burada başlayacağım Her seferinde bir özlü sözle(!) karşınızda olacağım ve buyurun ilkiyle başlayalım.

"Bir kuş üzerine sıçtığında, çoğu zaman bu sadece bir kuş bokudur"


Uuuu Mimlendim beybi! #17

Sırasıyla, Vesselam, Mia ve Rory tarafından mimlenmişim. Üçünüze de teşekkür ederim ^.^ Mime dönecek olursak da; 

Mim Konusu: Ben küçükken... sanıyordum!

  • Ben küçükken bütün hastalıkların kızarmış ekmek, beyaz peynir ve çay üçlüsüyle geçirildiğini sanıyordum. Çünkü ne zaman hastalansam bana bunları yedirirlerdi. Ben de ilaçları atlayıp direkt bunlarla iyileştiğimi sanırdım :)
  • Ben küçükken ne zaman Adana'ya gitsek herkes akrabamız sanıyordum. Anne tarafından Adanalı olunca küçükken sık sık Adana'ya giderdik. Sokakta da sürekli birinin bıbısının bıbısıyla karşılaşırdık. Sonra yarım saat bana karşılaştığımız kişi ile akrabalık bağımız anlatılırdı ama ben direkt ikinci bağlantıdan sonrasını unuturdum. Sonuç olarak afedersin eşek kadar adam oldum hala Adana'daki akrabalarımın yarısından fazlasının benimle akrabalık bağını bilmiyorum :)
  • Ben  küçükken ailedeki bütün büyük erkekleri dedem sanıyordum. Ben iki dedemi de tanımadım, ikisi de ben doğmadan önce ölmüşler. Yine anne tarafımda ne kadar "büyük" erkek varsa; annemin dayıları, amcaları, enişteler..vb hepsi benim için dedeydi. Hala da hayatta olanlara dede derim mesela :)
  • Ben küçükken Fransızca tu-kaka sanıyordum. Annemle babam biz küçükken, bizim anlamamamız gereken bir şey olduğunda aralarında fransızca konuşurlardı. Bu yüzden Fransızcayı hiç sevmezdim. Hatta ortaokul sınavlarında Saint Benoit fransız lisesini kazanmama rağmen gidip okumadım. Daha sonra fransızcanın ne kadar işime yarayacağını farkettikten sorna para verip Fransız Kültür Merkezi'nde öğrendim :)
  • Ve Bonus; Ben küçükken, arabayla bir yere gidiyorken "ne kadar kaldı?" diye sorduğumda aslında "arkamızda ne kadar kaldı?" diye sorup, cevabı ona göre verdiklerini sanıyordum. Böylece saatlerce gittikten sonra "az kaldı" dediklerinde daha hiç bir şey gitmemişiz diye üzülüyordum :)
Bu güzel mim içinde Jove, Hazal ve HerbiRenk'i mimliyorum :)


ve hepinize asabi bakış atıyorum :P

26 Mayıs 2011 Perşembe

Batı'ya bakarken Doğu'yu unutmak

Uzun uzun yazmak istiyorum ama ne kadar detaylandırmak istesem git gide daha da düğüm oluyor mesele kafamda. O yüzden olabildiği kadar kısa ama net yazmaya çalışacağım. "Bizi neden Avrupa Birliği'ne almıyorlar yaa?" ya da "Bizi Avrupa Birliği'ne almazlar aga, orası Hristiyan topluluğu" demenin sadece yüzeysel olduğunu farkettim mesela son iki gündür. Kendi doğusunu kabul etmeyen bir batı, neden daha batıdakinin kendisini istemediğini sorguluyor? Eşitlik diye bir kavramımız mevcut değil mesela, bizde sadece denklik var o da lütfedilirse... Denmedi mi "Benim oyumla, dağdaki çobanın oyu nasıl bir sayılır." diye? Neden liseden sonra okumaya devam edildiği zaman insanın üstüne "elitist" bir tavır yerleşiyor ki? Yanlış anlaşılmasın burada bütün üniversite mezunlarını eleştirmiyorum. Ama daha önce de orta okuldan mezun olmuş birinin de "ıyyy bu nasıl benimle bir olur ki" dediğine rastlamadım açıkçası (Sonradan gün görüp, zengin olup ne olduğunu unutanları da burada ayırmam lazım).

O kadar "bilmiyoruz" ki içinde bulunduğumuz coğrafyayı, şartları...sanıyoruz ki her yerde sistem aynı işliyor. O kadar standartlaştırmışız ki öğrendiklerimizi kafamızda, sanıyoruz ki  bu her yerde böyle gerçekleşiyor. Açıkçası ben buraya geldikten sonra kendimden utandım. Keşke daha önce gelseymişim, keşke çevreye de gidebilsem. Zamanında buranın eski valisi çok güzel bir laf etmiş. Ama "kalıp savaşçılarının" okları yağmış üzerine. Halbuki adam çok aklı başında ve stratejik bir şey söylemiş. Çünkü evet gerçekten de buranın "gerçeği" budur ve kimse kusura bakmasın buranın mevcut şartlarını görmezden gelip "Vay efendim yok öyle şey, olmaz olamaz hangi çağda yaşıyoruz" demek yukarıda bahsettiğim elitizm'den öteye götüremeyecektir sizi üzgünüm.

İnsanların hızlı bir şekilde eğitilmesi gerekiyor. Hem de tahmin edilenden çok daha hızlı bir şekilde. Bizim meslekte kullanılan tabirle bu işin dün bitmesi gerekiyor. Dün Niran Ünsal konseri vardı. Alakalı alakasız, buradaki gençler her şeye zafer işareti yaptılar. Yarısından fazlasının neden yaptığı hakkında bir fikri olduğunu dahi düşünmüyorum. Çünkü bir yandan eğlenip halay çekerken diğer yandan eylem yapar gibi davranmanın mantıkla açıklanabilir hiç bir tarafı yok. O kadar şartlanmışlar ki.....

Düşündüğümden fazla yazdım, konuyu toplarlamak gerekirse; ben daha önce de bu toplara hiç girmemeye çalışırdım ama bir iki gündür gördüklerim bana bu yazıyı yazdırdı. Umarım yakın zamanda insanlar dağda bayırda silahlarla çatışmak yerine, çarşıda pazarda kol kola dolaşır hale gelirler. Bunun için de insanların, doğu batı diye ayırmadan birbirlerini kucaklamaları gerekiyor diye düşünmekteyim.

Bu yazının şarkısı da dünkü konserin kapanış şarkısı olsun, herkese güzel yarınlar diliyorum

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Playlist 12

Tematik playlistlerden sonra artık cover çalmanın zamanı geldi sanırım :) Ve karşınızda normalde 12. ama cover olarak ilk playlistimle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz.

Allah çektirmesin #6





Mr.E Mardin'den bildiriyor #8

Uzun zaman dolmuştu buralardan bir şeyler paylaşmayalı. Daha sonra ekleyeceğim diyip unuttuğum bir sergiden fotoğrafları buldum mesela.


























Serginin gerçekleşmesi konusunda çok emek harcayan kuratör Meyçem Ezengin'e ve Hayat Mozaik evine, sergiyi gezen bir ziyaretçi olarak buradan da teşekkür ederim :)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Nitin Sawhney


Fotoğrafta sıfatını gördüğünüz bu arkadaş son bir iki haftadır sık sık karşıma çıkmaya başladı. Kendisi Hint asıllı İngiliz bir müzisyen. Ben bu arkadaşla ilk olarak Breathing Light ile tanıdım. Hatta bu parçayı mezuniyetimizde gösterilen, arkadaşların hazırladığı videoda da kullandık ^.^

Daha sonra moonrise'ı kız arkadaşımla çok beğendik mesela, ara ara böyle karşıma çıkmaya devam etti bu arkadaş. Hatta geçen gün reklam yapmak gibi olmasın Köprüler'in "Beyazperde" albümünü dinlerken "A throw of dice" isimli bir parçanın düzenlemesi olduğunu okuduğum bir parçayı çok beğendim. Bakındım parçanın sahibi kim diye, bilin bakalım kim çıktı :D

Dinleyin dinletin efendim :)

İşbu yazı aslında "A throw of dice" parçasını dinletmek istemiyle parçanın etrafı edebiyat yapılıp doldurulmak suretiyle size sunulmuştur :P

Not: Nisan 2005'te vermiş olduğu bir röportajda " I guess I’m passionate for politics in the way that I am actually very dispassionate for it but when it comes to humanity and people being treated fairly, I get really angry about things like that. For instance the thing with aboriginal tribes being treated like shit, it’s completely going straight under people these days because there’s so much unfairness in the world right now. I feel like the tsunami has kind of been sidelined where as people still keep on talking about the 4000 people who were killed on 9/11 which was 2001 yet 300,000 people died in with the Tsunami and not many people can even remember that this happened a few months ago on boxing day." demiştir. Helal olsun

İki ara bir dere

Bazen sizin de arada sıkışıp ne yapacağınızı bilmediğiniz anlar olur mu? Mutlaka oluyordur, aslında sormak istediğimi biraz daha açmam lazım sanırım. Ne yöne doğru adam atacağınız konusunda tereddüt ettiniz mi hiç diyeyim. Özellikle arada bu konu üzerine fazlaca düşünüyorum. Hala da tam olarak "budur!" diyebileceğim bir cevap bulabilmiş değilim. Sorun şu; eğitim, kültür ve yaşam tarzı olarak oryantalist(doğucu) mi oksidentalist(batıcı) mi bir referans belirlemek gerekiyor?

Bu soru nereden çıkıyor peki?

Efendim, hepimizin bildiği üzere biz göçebe bir toplumduk ve bugün yerleştiğimiz yere doğudan geldik. Yol üzerinde karşılaştığımız ve etkileşim içine girdiğimiz toplumların da kültürlerinden numuneler ekledik kendi kültürümüze. Zaten kültür de böyle gelişen bir organizma. İç dinamikleriyle yaşamına devam edip, dışarıdan aldıklarıyla besleniyor. Bu arada yine biliyoruz ki şamanlıktan müslümanlığa da bir geçiş yapmışız. Dolayısıyla inanç açısından da yaşantımıza değişik girdiler eklenmiş, adetler bunlara göre şekillenmiş, bazı adetlerimizi koruyup müslümanlığa adapte ederken bazılarından kopmuşuz. Bunların yerine yenileri gelmiş. Bunlara da tamam. Gelip yerleştiğin nihai noktada yaşayan senden önceki toplumların kültürlerinin de etkisi olmuş üzerimizde. Onların da bazı adetlerini devam ettirmişiz. Şimdi buraya kadar olanları bir kenara ayıralım. 

Küreselleşme artık öyle bir boyuta geldi ki İngilizce artık "bilinmesi gerekli" bir dil haline geldi. Fizik, matematik, kimya gibi derslerde gördüğün kuram, formül ve deneylerin hemen hemen hepsi yine batılılara ait. Dünya klasikleri yine batıya ait. Resim, heykel, mimari bunlarda da gördüğün, incelediğin, çalıştığın örneklerin hepsi batıdan. Tıp eğitimi alıyorsan Latince öğrenmen gerekiyor, hukuk eğitimi alıyorsan Roma hukukunu bilmen gerekiyor, dolayısıyla "modern" hayatın için gerekti teknik kalifikasyonlara sahip olmak için de batılı olmak gerekiyor. Buraya kadar olan kısmı da yine bir kenara koyalım.

Şimdi konum itibariyle öyle bir durumdayız ki; sadece doğuyu, sadece batıyı ve ya her ikisini birden benimseyip yaşantımızı bunun üzerine kurabilecek bir zenginliğe sahibiz. Elimizde çok zengin bir kaynak var. Fakat öyle bir kutuplaşma olmuş durumdaki, doğucu  olan batıcıya yoz, batıcı olan da doğucuya yobaz gözüyle bakar hale geldi (Bu arada bu doğucu, batıcı sıfatlarının coğrafi konumla bir ilişkisi yok kesinlikle kültürel etken yön olarak kullanıyorum). Nedendir bu tahammülsüzlük? Nedendir bu beğenmemezlik? Anlamakta ciddi anlamda sıkıntı çekiyorum. Senin elinde Rönesans'a ait bir kavram olan Evrensel İnsan (Homo Universalis) olma imkanı varken neden kullanmazsın ki böyle bir imkanı?

Batıya yönelen birinin Latince ve Yunanca öğrenmesi gerekiyor mesela temel yazılı metinleri inceleyebilmek açısından. Doğuya yönelen birinin ise temel olarak Arapça, Farsça ve Osmanlıca bilmesinde fayda var. İki taraf da kültür olarak çok derin temellere sahip. Araştırmayı, okumayı, incelemeyi seven biri için ne büyük bir arşiv düşünsenize. Üstelik hem doğucu hem batıcı olmanın da mümkün olabildiği bir coğrafyadaysanız...

Toparlamak gerekirse; ben her iki görüşün de bir arada gidebileceğini düşünenlerdenim. Fakat arada kararsızlığa düştüğüm kısım, insanları incelediğimde sanki aynı anda ikisi birden olamazmış gibi davranmalarından kaynaklanıyor. Acaba diyorum, sahiden de ikisi birden yürütülemez mi? İnsan iki şekilde de düşünmek konusunda kendini eğitemez mi? İlla birinden birini seçmemiz mi lazım?

Türkiye için herhalde en çok yapılan yakıştırma "köprü"dür. Doğu ile batıyı birbirine bağladığı için. Peki neden köprü gibi her iki tarafa da temas edemeyelim ki? 

Sorma neden, niçin..

Sabah neşe içinde uyandı. Uzun zamandır beklediği gün sonunda gelmişti. O kadar mutluydu ki kalkar kalkmaz kuş cıvıltılarına doğru kontrol edilemez bir biçimde pencereye doğru ilerledi. Dışarısı her zamankinden daha bir parlaktı sanki bugün. "İnsan 93 yaşında her sabah böyle uyanmıyor, uyandığında ise değerini bilmeli" dedi. 

Son 10 senedir, karısını kaybettiğinden beri yalnız yaşıyordu. Çocukları ve torunları sık sık uğrayıp, hem ziyaret ediyor hem de eksiklerini gideriyorlardı. Bürokrat emeklisiydi bu nedenle sabahları hazırlanmak konusunda yılların tecrübesine sahipti. Hele ki böyle bir günde... Üstelik kendi istediği şekilde ve kendi istediği sürede hazırlanma lüksüne sahipti.

En güzel takımını giydi, saçlarını taradı. Aynanın karşısında kendine bakarken "yine çok yakışıklısın" dedi. Evli kaldıkları 55 sene boyunca karısı her sabah böyle demişti kendisine. 10 senedir bunu böyle özel günler için hazırlandıktan sonra kendine söyler olmuştu ama bundan bir şikayeti yoktu. Böyle bile olsa her seferinde karısının sesi kulaklarındaydı. Her seferinde aynı heyecanla, sanki karısından duymuşçasına gülüyordu. Bu sabah farklı bir şeyler vardı ama. Bu sabah gülerken daha önce hiç bu kadar içten gülmediğini farketti. Sanırım bu günün önemi kendisini bu yönde motive etmişti; onun için bu sabah her şey son on senedir karşılaştıklarının en güzelleriydi.

En son şapkasını da alıp kapının önünde durdu, arkasına söyle bir baktı. Her yerde onunla anıları vardı. Dile kolay, birlikte geçirilmiş 55 güzel sene. Fakat bu gün eşyalara bakıp hüzünlenmeyecekti. Bu gün büyük gündü ve buna layık şekilde geçirilmeliydi. Son kez iç çekip kapıya doğru döndüğünde kapının zili çaldı. Güldü. Sonra zil bir kez daha çaldı. Yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle şapkasını taktı ve kapının içinden geçerek evden çıktı.

Kapı üçüncü kez çaldıktan sonra, çilingir aletleriyle kapıyı açtı. Gelen oğluydu. Dünden beri babasından haber alamıyorlardı. Kapı açılır açılmaz yatak odasına adeta uçtu. 4 senedir kanser hastası olan babası yatakta yatıyordu. Gözleri kapalıydı. Belli ki uykudayken ölmüştü. Yüzünde ise insanın içine huzur veren bir tebessüm vardı. Babasının huzuru birden içini kapladı, "Benim için de annemi öp" dedi ve ekledi "Evlilik yıl dönümünüz kutlu olsun"

Ve hikaye biterken bu çalmaya başlar...


Tam o sırada 12


"Bilmiyorsan bu boku, git mektebinde oku" derler adama..

Uuuu Mimlendim beybi! #16

Sırasıyla Melek, Mia ve Deep mimlemişler beni sağolsunlar :) 

Mim konusu ise Eğer bir zaman tüneli olsaydı -geçmişten ya da gelecekten- hangi zamana gitmeyi, kimi, hangi olayı görmek isterdiniz?
Bu sizin yaşadığınız - yaşamadığınız (Kendi unutamadığınız, keşke o anı tekrar yaşasam dediğiniz veya tarihte görmek istediğiniz bir olay vs...) Tanıdığınız ya da tanımadığınız görmeyi istediğiniz kişi olabilir…

Bununla ilgili olarak çok yakın bir geçmişte dayım bana "Sen yanlış zamanda yaşıyorsun, seni Ortaçağ paklardı. Böyle bil, araştır, bir şeyler icat et" gibi bir şeyler demişti. Mim konusunu görünce direkt aklıma o konuşma geldi :)

Sanırım bu konuda vereceğim cevap 15.-16. yüzyıl civarı bir zaman dilimi içerisinde herhangi bir zaman olabilir. Rönesans'ın başlaması ile Ortaçağ'ın bitişi gibi geniş bir zaman aralığında, insanların Skolastik felsefeden bir sonraki adıma geçip, öteki dünyadan gözlerini bu dünyaya ve doğaya çevirdikleri zaman diliminde yaşamak isterdim. Doğa ile ilgili bir sürü bilinmeyenin bulunduğu, her yeni doğan gün içinde yeni bir keşfin yapılabileceği o günlere gitmek güzel olurdu sanırım ^.^

Mimlediklerime gelecek olursak; 

Uzun zamandır mim cevaplamayan Gökçe'yi ve kimsenin kendini okumadığından şikayetçi olan Çakma Samurai'ı mimliyorum. Afiyet olsun.

15 Mayıs 2011 Pazar

Blog şarkısı

Uzun süredir bloga şarkı eklemek gibi bir fikrim vardı. Böyle insanlar girdiklerinde onları sıcak bir melodiyle karşılama isteğinden kaynaklanıyordu sanırım bu. Fakat blog görüntülenirken bekleme olmasın diye vazgeçiyordum. Taa ki bu güne kadar...ve işte huzurlarınızda çok yakında bloga ekleyeceğim blog şarkım. Dinledikten sonra yorumlarınızı bekliyorum :)

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Ne Venüs'ü ne Mars'ı?

"Kadınlar Venüs'ten, erkekler Mars'tan.."

Hı hı olduuuuuuuuu. Ne içtin sen anam babam :)

Bu lafı eden ya politik olarak şık olmaya çalışıyor (Politically correct) ya da meseleyi hiç ama hiç anlamamış kusura bakmasın. En azından bizde bu durum hiç böyle işlemiyor. Çünkü bizim parametrelerimiz bambaşka.(bamboleooooo bamboleaaaaaa) Hem de öyle böyle değil...

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, okumayı sevmiyoruz. Okumayı sevmediğimiz için de kelimelerin ne kadar tehlikeli olabileceğini idrak edemiyoruz haliyle. Aslında kabuk tutmuşlara bu kelimeler çok etki etmiyor fakat sorun zaten o kabuk tutmuşlarla kelimeler arasında olan sorunda değil. "Ağaç yaşken eğilir" diye bir atasözümüz var. Bil bakalım nereye varacağım... ;)

Şimdi sen kız çocuğunu "prensesim, güzelim, minik perim" gibi sıfatlarla yetiştirip ilk yüklemeyi yaptıktan sonra devamını kontrol etmezsen o gariban hayatı boyunca hep "beyaz atlı prensini" bekleyecek. Halbuki öyle bir şey yok ne yazık ki. Peki sonra ne olacak? Kızımız  ilk ilişkisinde prens sandığı adamın prens olmadığını anladığı an yıkılacak ve daha sonra ilişki kurduğu her adamda o beyaz atlı prensi arayacak. Daha sonra vazgeçecek, çünkü bulamayacağını anlayacak ve bu sefer karşısındakini kafasında oluşturduğu prens imajına dönüştürmeyi deneyecek. Peki bütün bu zahmete neden girecek? Çünkü küçükken ona dediler ki sen prensessin, sen her şeyin en iyisine layıksın. Peki hayat sana bunları sunuyor mu? İşte sorunun sebebi bu. Keza aynı şey erkek için de geçerli. Sanmayın ki tek mağdur olan kızlar. Erkekleri de doğduğundan itibaren şımartma eğilimi var toplumuzda. Tutup kafamıza sıçsa "ehiehoeihoeiohei aslan oğluma bak beee!" diye görmezden geliniyor. Her yaptığı kabul görüyor. "Benim oğlum prens, benim oğlum aslan, benim oğlum kaplan" diye gazlanıyor zavallı yavru. Bu durumda da yine baştan sistemi kurup daha sonra bakım yapmazsan yine balatalar yanıyor yavrucakta. Bu sefer herkese her istediğini yaptırabileceği refleksiyle yaklaşıyor insanlara. Toplumdaki papaz sayısı çok olduğu için de her gün pilav her gün pilav olmuyor..Bu sefer daha önce böyle bir karşılık almaya alışık olmayan delikanlı da sorunu bildiği en ilkel yöntemle çözmeye başlıyor. Ya şiddet kullanıp sorunu çözmeye uğraşıyor (çünkü "nasılsa her dediğim yapılıyor" mantığıyla yetiştiği için, yapılmadığında ne yapmasını öğrenmiyor, bunu sözlü olarak nasıl dile getireceğini bilmediği gibi). Bakıyor bu da olmadı bu sefer sebepsiz ayrılıklar, anlamsız ilişkiler doğmuş oluyor ortalıkta. Halbuki insan kendisi olsa; aslanı, kaplanı, prensesi bir kenara bıraksa her şey ne de güzel olacak ama...

Benim ilginç bulduğum ise (gençlerin özellikle) sorun karşısında insanların sorunun ne olduğunu belirleyip buna çözüm aramak için konuşmaması. Yukarıda dediğim gibi okumayı sevmediğimiz için kelimelerin gücünü genel olarak bilmiyoruz. Dolayısıyla kullanırken nelere yol açabileceğini de kestirmek mümkün olmuyor. Bu dediğimle ilgili en sık karşılaşılan örnek ise "seni seviyorum" derken yaşanan. Kadın-erkek ilişkilerinden girdim ama mesela "seni seviyorum"'dan sonra en sık yanlış kullanılan, benim gözlemlediğim, "saygı". Saygı da genel olarak terbiye ile karıştırılıyor. Büyüklere saygı gösterilmez, saygı duyulur. Ve saygı kazanılan bir şeydir, talep edilmez. Ama bu terbiyesiz olmayı gerektirmez..neyse bu konuyla ilgili olarak daha önce bir şeyler karalamıştım.

Bütün bunlar nereden mi çıktı? Sabah kahvaltıda Metin Üstündağ'ın Pazar Sevişgenleri köşesini okumak birden aydınlattı beni, sonra kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda ise neden yazıyı yazmak istediğimi anladım :)

Mesela kız arkadaşımla aramızda 1451 kilometre var (İnternet, büyüksün baba ;) ve bazen karşılıklı susuyoruz konuşacak bir şey bulamadığımız için. Birbirimizi daha az sevmeye başladığımızdan ya da ilişkinin tıkanmasından falan değil bu. Böyle olunca insanlar "hop tamam konuşamıyorsak ilişki bitsin, tıkanmış bu ilişki" diye hemen fişi çekmeye meyilliler. Halbuki biz bir arada vakit geçiremediğimiz için konuşamıyoruz mesela. Ortak faaliyetlerde bulunamadığımız için ortak konuşabilecek konumuz azalıyor ama bu hiç bir zaman büyük bir problem değil, çünkü bunun nedenini oturup konuştuktan sonra belirleyebiliyorsanız işte o zaman buna karşı ne yapacağınıza bir karar verebiliyorsunuz.

Ha bir de "seni seviyorum" kelimesini bizim gibi kendi anlamıyla kullanıyorsanız, böyle boktan sebepler kesinlikle etkilemiyor ilişkiyi (Güzin abla stayla)




8 Mayıs 2011 Pazar

Anneler günü

Benim annemle olan ilişkim, dışarıdan bakan birine ilk seferinde çok garip gelebilir. Aramızda "Geleneksel Türk aile yapısı" formatı gereği bir ilişki hiç olmadı. Ne anneme ne de babama hiç bir zaman bir saygısızlığım olmadı, lakin onlardan hiç bir zaman korkmadım da. Her zaman bir arkadaş gibi oldular ve ilişkimiz bu doğrultu üzerinde ilerledi. Üniversitedeyken annemle telefonda konuşurken "Naber yavrum?, nasılsın fıstık?" gibi sorular sorarken millet herhangi bir arkadaşımla konuştuğumu sanıp, "kiminle konuşuyorsun?" diye soru sorunca aldıkları cevap nedeniyle bir kaç saniyeliğine mavi ekran veriyorlardı. :) Haliyle hiç bir şeyi de saklamıyorum kendisinden çünkü her ne kadar teknik olarak "annem" de olsa aslında o benim en iyi arkadaşım. Dolayısıyla bugün onun için böyle bir yazı yazmak istedim ve bu yazıyı aşağıdaki parçayla bitireceğim. Sözlerini o anlayacaktır ama merak edenler için altına yazacağım panik yok ;)

Anneler günün kutlu olsun "fıstık" ;)


O benim ruhum, o benim kalbim
o benim alevim, o benim mutluluğum
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı
o benim kanım, o benim gözlerim
o benim en kıymetli meleğim
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı
O benim dünyada sahip olduğum en değerli şey
varoluş nedenim, yaşama nedenim
son ana kadar yanında olacağım
o ki sevdiğimdir, o benim hayatım
o benim gölgem, o benim sesim
o benim altınım, o benim inancım
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı
o benim şansım, o benim nefesim
o benim varoluşum, her şeyden öte
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı
O benim dünyada sahip olduğum en değerli şey
varoluş nedenim, yaşama nedenim
son ana kadar yanında olacağım
o ki sevdiğimdir, o benim hayatım
O benim ruhum, o benim kalbim
o benim alevim, o benim mutluluğum
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı
o benim kanım, o benim gözlerim
o benim en kıymetli meleğim
o ki bana hayat verdi
beni bir parçası yaptı


beni bir parçası yaptı(x5)
Sen benim bütün hayatımsın, seni sonsuza kadar seveceğim Claudia*

* Burada biz Claudia demiyoruz tabi ^.^

Çeviride hata olduysa affola :)

Playlist 11

Havalar da düzelmeye başladı, şöyle arkadaşlarla iki kadeh bir şeyler içsek keşke diyenler buraya!! Bu sefer fasıl yapmalık bir playlist ile karşınızdayım. Önce Nalan Altınörs ile başlayalım listeye.Sonra büyük usta Zeki Müren gelsin. Emel Sayın ve Yıldırım Gürses ile devam edelim peşi sıra. Bu iki isimden sonra Ahmet Özhan alsın mikrofonu. Zekai Tunca'ya devretsin mikrofonu, sonra o da Yaşar Özel'e. Evet yavaş yavaş ortam güzelleşmeye başladı. Müzeyyen Senar'ı anmadan olmaz o zaman :) Seçil Heper ile sona yaklaşırken, finali Safiye Ayla ve o eşsiz yorumu ile yapıyoruz efendim.

Esen kalın..:)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Aklıma gelmişken #3

Denk geldikçe ithaf edecek bir şeyler, buradan yazıyı birine ithaf etmek üzerine bir formata başlamış, daha önce Hazal ve Deep'e iki yazı ithaf etmiştim. Bu sefer bu yazıyı Francesca'ya ithaf ediyorum. Nedeni ise budur;


Daha önce ojeleriyle ilgili o kadar yazı yazdıktan sonra bu sayfayı görünce aklıma direkt kendisi geldi. Bir an evvel dönüp yazı ve fotoğraf paylaşımlarına kaldığı yerden devam etsin diye bekliyorum, yetkililere duyurulur :)

Yok mu wallpaper isteyen?


Az önce Stumbleupon'da dolanırken wallbase.cc isimli siteye denk geldim. Bu yukarıda gördüğünüz arkaplana da orada rastladım ve bayıldım. Daha bunun gibi bir sürü mevcut. Eğer güzel arkaplanlar arıyorsanız tavsiye ederim :)

6 Mayıs 2011 Cuma

Sen sus,sen bilmezsin

Biri bana 2011'de olanlar hakkında aklı başında, mantıklı veya en azından beni ikna edebilecek bir açıklama yapabilir mi? Daha önce de isyan ettim aslında bu durumla ilgili olarak, fakat olayların bu hale gelebileceğini o zaman öngörememiştim. Biz ne zaman bu kadar sesi duyulmayacak hale geldik onu çözemiyorum sadece. Rüyalarda olur bu genelde; hani hareket etmek istersin de edemezsin, bağırmak sesini duyurmak istersin ama sesin çıkmaz...tam olarak bu durumdayız şu anda... Pek çok hikaye var bu durumla ilgili; ısınan sudaki kurbağa diyen de olacaktır, diğerlerini toplarlarken sesimi çıkartmadım diyen de..şu saatten sonra aslında çok önemli değil çünkü zurnanın zırt dediği yere gelmiş bulunuyoruz. Hayırlar olsun.

Madalyonun ne tarafından baktığınıza bağlı olarak (bakış açınız) ülkede yaşananları değerlendirebilirsiniz. Hükümeti çok seviyor da olabilirsiniz, haz etmiyor da..ama bana benim kendi özgür irademle ne isteyip ne istemediğimin kararının başkası tarafından verilmesini açıklayamazsınız. Bu sadece 22 Ağustos'ta uygulamaya sürülecek filtreleme sistemi ile alakalı da değil. Şu anda tam olarak bir Henry Ford sendromu yaşanıyor. "Müşterilerin ne istediklerini dinlesem, daha hızlı atlar üretmem gerekirdi." yaklaşımından bahsediyorum burada. Evet daha önceki yazılarımda bunu benim de zaman zaman kullandığımı yazmıştım. Fakat bu düşüncenin ölçeği birden bire ülke ölçeğine büyütülürse işte o zaman anlayamadığım kısımlar oluşuyor.

Ama bunlar bir yandan da normal aslında. Dizilerin sürelerinin kısalması gerektiği konusunda bir sürü konuşma yapıldı. Çekim ekiplerinin perişan olmasından, insani çalışma şartlarının ortadan kalkmasına kadar bir sürü sav öne sürüldü. Ama asıl dizi süreleri neden önemli biliyor musunuz? İdeal bir dizinin süresi, gün içinde kendinle kalıp, dinlenebileceğin sonra da hayatınla ilgili işlerine devam edebileceğin sürede olmalı. 25-40 dakika bunun için ideal bir süre aralığı mesela. Ama siz dizileri bir buçuk saate çıkartırsanız, ve bunun karşısına da buna alternatif olsun diye başka bir kanalda başka bir dizi yayınlarsanız; işte o zaman insanlar "Japonya'nın durumu ne oldu acaba?" sorusu yerine "Cemile hamile kalacak mı Ali Kaptan'dan?" sorusunu, "Bu çılgın projeden bahsediliyor ama acaba ekolojik olarak bunun uzun vadece getireceği problemler neler olacak?" diye sormak yerine de "Polat acaba Ulubey'i öldürecek mi?" diye sormaya başlarlar. Tabi kendi çevresinin algılanması konusunda reseptörlerini bu kadar "yoğun" kullanan bir kalabalık "hazırlandıktan" sonra; Yaptığın bütün sınavlarda rezalet çıkar da bir sonuca bağlanmaz ya da "biz senin nerelere girmemen gerektiğini oturduk düşündük, sen hiç kafanı yorma güzel kardeşim" derler adama.

Şimdi mutlaka kafada "sen bu kadar biliyorsun da ne yapıyorsun birader?" sorusu oluşan olacaktır. Ben kafamdan geçeni bu yazıyı okutabildiğim kadar insana aktarıyorum. Beğenenler olursa onların da belki aktarmasına vesile olurum. Bir üç beş, kaç kişiye ulaşır kaç kişiyle paylaşabilirsem bu düşüncelerimi artık. En azından benzer, ya da tam tersi; çok farklı düşünen birilerine ulaşırsa bu yazı, içinde bulunduğumuz durumla ilgili ne yapılabileceği konusunda tartışabilecek birilerini bulurum diye umuyorum. 

Konuşup, yazıp, tartışabilmek dileğiyle...