31 Aralık 2010 Cuma

Yeni(?) Yıl

Cumartesi sabahı kimilerimiz ilk güne uyanacak..kimilerimiz içinse üçyüzaltmışaltıncı gün olacak. İşin daha da ilginç tarafı bunların ikisi de nereden durup baktığınıza bağlı olarak doğru olacak..

Kim bilir neler yaşadınız 2010'da...
Sevindiniz, üzüldünüz.
Güldünüz, ağladınız.
Yeni insanlar girdi hayatınıza.
Hayatınızdakilerin bir kısmını anlık bir sinir, anlaşamamazlık ya da artık onlar hayatta olmadığı için kaybettiniz belki de kim bilir..
Çok sevdiniz belki de
Can Baba'nın da dediği gibi, sevdiğiniz kadar sevildiniz bir kaçınız. Bazılarınız o kadar şanslı değildi..

Bu saydıklarım ve daha niceleri yaşandı 2010'da. Cumartesi sabahı nereden saymaya başlayacağınıza işte bunlar sizin adınıza karar veriyor olacak. Çok kötü geçti diye düşünüyorsanız sizin ilk gününüz olacak. Yeni bir başlangıç, kurtulmak istediğiniz anılarınızı geride bırakmak için bir neden, temiz bir sayfa.. Umudu kalmayanlar ya da hayatından memnun olanlar ise devam edecekler üçyüzaltmışaltı, üçyüzaltmışyedi, üçyüzaltmışsekiz diye saymaya..

Her iki durumda da;
Yeni bir hobi edinin...ve yaparken eğlenin. Canınız çok sıkıldığında ya da kafanızı boşaltamadığınızda kaçıp sığınabilecek limanınız olsun hobiniz.

Sevin..Hayatında biri olanlar, sevdiklerinizle geçirdiğiniz vakitlerin tadını "o an" çıkartın. Hayatında biri olmayanlar, siz de sevmek için bir neden bulun. "..alev alev yakınlaşmak için sana, senden ayrılmak bile güzel bazı" diyebileceğiniz biri olsun hayatınızda...

Mutlu olun..sabah işittiğiniz içten ve sıcak bir "günaydın" olsun mutlu olma sebebiniz. Mutlu olmak için beklentileriniz çok yüksek olmasın, elinizdekinin değerini bilin. Bilin ki mutluluğunuz imkansız beklentilerin arasında boğulmasın..

Kibar olun.."Teşekkür ederim" demenin çok da zor olmadığı kullanıldıkça anlaşılır. Özellikle, hizmet sektöründe çalışanlara teşekkür etmek onları şımartmaz, ama mutlu edecektir..

Hedefiniz olsun.. hedefinize ulaşmak için gerekli yolu arayın. Bulamazsanız o yolu siz yapın..

ve en önemlisi;

YENİ(?) YILINIZ EN AZ SİZLER KADAR GÜZEL OLSUN

Mutlu Yıllar :) (Belki buralara bir yere bir şarkı gizlenmiştir)

29 Aralık 2010 Çarşamba

Playlist 5

Bu sefer film müzikleriyle karşınızdayım pıtırcıklar. Açılışı da bunu en fazla hakeden parça ile yapalım. 
Tamam kabul! 
Biraz sert bir giriş oldu...
Biraz düşük tempoyla başlayalım, sonra hızlanırız o zaman. Bu mesela iyi bir başlangıç olabilir. Bu ritmi biraz daha hızlandıralım, hatta filmden bir sahneyle vereyim bu parçayı. Sahne ile parçayı veriyorken bu da güzel bir örnek olabilir...
Biraz daha kuvvetli bir parça sıkıştırayım araya :) Bunun üzerine de kulak sanki bunu istiyor.
Aaaaa, az kalsın bunu unutuyordum!!! Tarih affetmez sonra..
Bir latin daha ekleyelim üzerine, o kadar latin dinlemişken bunu da koymak lazım şimdi..

Pffff onu da ekle bunu da ekle derken geldik listenin sonuna...bu da biraz eğlenceli bir şarkı olsun, madem kapanışta yer alacak bari orada olmayı hakedecek bir parça olsun :)

Müzikle kalın :)

28 Aralık 2010 Salı

Yas

Hatıralar başucumda nöbet tutar gece gündüz bekler beni
düşlerim var benim hayallerim var
fikrim derya deniz fikrim geri getirir seni
Ne eserim, ne yağarım, dururum mateme dilsiz dağ gibi
Dualarım var, duvarlarım var
yazarım söylerim yana yana ismini..
Yarıda kaldı şarkılar aman
bu yaraya deva değil zaman
ateş düştüğü yeri yakar
bu düzeni bozuk dünya yalan
Ötme bülbül ötme can ayazda, kışta
Sen gülü terketme; şarkılar şiirler yasta

Ne güzel şarkısındır sen...Ne güzel ifade edersin kendini. Sezen Aksu'nun (benim için) başyapıtlarından biridir, ki ilk 5 içine rahatlıka sokarım bu şarkıyı "o an"ı hissettirebildiği için. Bu saatte sunum hazırlarken bazen böyle şeylere takılıyor insan ;) 


Not: Bence bunun sonuna bunu eklemem gerekirmiş

27 Aralık 2010 Pazartesi

26 Aralık 2010 Pazar

Al Andaluz Project

Yazıyı okurken bu bir yandan çalıversin ;)

Ben bugün burada hiç böyle bir şey paylaşmak niyetinde değildim açık konuşayım. Gırgır şamata ne malzeme çıkar diye etrafta dolanırken Mr.H " Ben facebook'ta bir şey paylaştım ama ne olduğunu bilmiyorum bir de sen baksana" dedi bu dinlemekte olduğunuz şarkıyla ilgili olarak...Netice de benim de bakmam fayda etmedi ve tam olarak çözemedik müziğin nereye ait olduğunu. Fakat enteresan olan kısım, şarkının büyüleyici etkisiydi. Üst üste 10-15 defa dinledim sanırım, hala da dinliyorum :) Daha sonra sözlerinden şarkının adını ve şarkıyı kimin söylediğini bulmaya çalışırken karşılaştım bu güzel insanlarla.

Resmi siteleri burada ama sadece Almanca dil seçeneği mevcut, her ne kadar orada İngilizce  ve İspanyolca opsiyonu var gibi gözükse de yalan, yok öyle bir şey (belki de var ama ben beceremedim ama itiraf etmek istemiyorum, ne malum??) Ayrıca Myspace sayfaları da mevcut. Bir de "Deus et Diabolus" albümlerindeki şarkılardan kısa parçalar dinlemek isterseniz burayı tavsiye edebilirim.

Bu arada, çalan parçayı sevdiyseniz sözlerini de yazayım belki eşlik etmek isterseniz :)

morena me llaman, (brunette they call me)
yo blanca naci, (yet i was born fair)
de pasear, galana, (from going out when a maiden)
mi color pedri. (i lost my colour)

morena me llaman, (brunette i am called)
el hijo del rey. (by the king's son)
si otra vez me llama (if he calls me again)
yo me voy con ellos. (i will go with him)

morena me llaman (brunette i am called)
los marineros (by the sailors)
si otra vez me llaman (if they call me again)
yo me voy con ellos (i will go with them)

dizime galana (tell me, maiden)
si queres venir? (do you want to come (with me)?)
los velos tengo fuetres, (my veilings are strong
non puedo yo venir. (i cannot see)

morena me llaman, (brunette they call me)
yo blanca naci, (yet i was born fair)
de pasear, galana, (from going out when a maiden)
mi color pedri. (i lost my colour)

"Pamuk" Pıtırsu ve yedi çömezler (3/3)

Lamia hanım için her şey yolundaydı. Pıtırsu'dan kurtulmuş, holdingin kontrolünü ele geçirmiş, genç erkeklerle gününü gün ediyordu. O sabah botox seansı için taksiyle doktorunun muayenehanesine giderken telefondan burç yorumunu okumak istedi. Her şey yolunda giderken "Bu gün karşılaşacağınız biri keyfinizi kaçıracak, negatif olaylardan uzak durmanızda fayda var." cümlesinden rahatsız oldu Lamia hanım. Beşiktaş'ta kırmızı ışıkta, yorumda ne denmek istediğini düşünürken kafasını çevirince Pıtırsu'yu gördü. Alelacele taksiden inip Pıtırsu'yu takip etti. Kaldığı yere kadar takip edip, hangi binaya girdiğini öğrendi. Daha sonra doktorunu arayıp çok önemli bir işi olduğunu, seansı iptal etmek zorunda kalacağını bildirdi ve bir başka taksiye binip yalının yolu tuttu.

Hemen Pıtırsu'nun ipodunu buldu. Şöförün oğlunu çağırıp "sen bundan anlarsın, içindekileri boşaltıp arabesk bir kaç parça yüke" diyip hain planını hayata geçirdi. Şöförün oğlu ipod ile ilgilenirken, Lamia hanım da internetten emo olmak için gereken bilgiyi toplayıp saçlarını gözünün önüne düşürdü. O sırada şöförün oğlu ipodu geri getirmişti. Pıtırsu'nun kıyafetlerinden de işine yarayacakları giydikten sonra hazırdı.

Emocu kılığında sanki kendi dinliyormuş gibi kulaklıkları takıp binanın önünde Pıtırsu'yu beklemeye başladı. Çok geçmeden evde eksik olan bir şeyleri tamamlamak için Pıtırsu binadan çıkarken arkasından yaklaşıp "YaAA paRdonn baqar mısıııNNN?" dedi. Pıtırsu olayı anlamaya çalışırken, "eRqéq ARqadashmlaaa qavgaa éttikdeee, bence bUU sharqılaar chokk guselll, sen né derSSn?" diyip kulaklıkları Pıtırsu'nun kulaklarına takıp şarkıyı başlattıktan sonra hızlıca oradan uzaklaştı.

Pıtırsu daha önce hayatında hiç arabesk dinlememiş biri olarak, çalan şarkıda şoka girdi. İlk şarkı İbrahim Tatlıses'ten "Ben insan değil miyim"di. Şarkı hemen etkisini göstermişti. Hemen depresif bir ruh haline bürünen Pıtırsu geri eve çıkmıştı. İkinci sırada Ferdi Tayfur'dan "Emmioğlu" vardı. Şarkılar ilerledikçe git gide içine kapanıyordu Pıtırsu. Kendini odaya kapatmıştı. Müslüm Gürses'ten "Tanrı istemezse" çalmaya başladığında artık yastığa gömülmüş hüngür hüngür ağlıyordu. Çömezler eve geldiklerinde Pıtırsu'yu ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş bir halde buldular. Bilgin, kulaklıkları çıkarttıysa da artık çok geçti. Pıtırsu yeteri kadar uzun bir süredir dinliyordu bu şarkıları. Çömezler ne kadar neşelendirmeye çalıştılarsa da bir işe yaramadı. Pıtırsu'nun bütün yaşam enerjisi gitmişti ve çömezlerin elinden hiç bir şey gelmiyordu.

O akşam ders notlarını almak için Neşeli'nin  arkadaşı Peyami uğrayacaktı çömezlere. Beyaz Mustang'ini park ettikten sonra evi bulan Peyami de sosyetik bir ailenin çocuğuydu. Çömezlerin evine girdiğinde bir problem olduğunu anlamıştı. Çok geçmeden Pıtırsu'nun durumunu anlattılar Peyami'ye. Peyami Pıtırsu'yu görür görmez tanımıştı. Hemen cep telefonundan Tarkan - Şımarık çalmaya başladı. Nakarat kısmında kendine gelmişti Pıtırsu. Olanları Peyami'ye de anlattı. Peyami dinledikten sonra "İstersen bize gelebilirsin, hem babam, babanın da yakın arkadaşıydı." dedi. "İstiyorsan gel bizimkiler de yardımcı olur, adını da temize çıkartırsın" diye de ekledi. Bu zor durumda kendisine yardımcı olmaya çalışan bu genç adamdan etkilenmişti Pıtırsu. Peyami de Pıtırsu'ya karşı boş değildi hani. Bütün bunlar olurken Öfkeli kendi kendine "Ulan eve süt gibi manita geldi, mal gibi bişey yapmadık elin oğlu geldi kaptı kızı vay ..... ....... arkadaş, bizdeki şansı ......." söyleniyordu.

Ertesi sabah Peyami'nin babası Lamia hanımdan gelen e-mail'i tümünü yanıtla diyerek cevapladı. Fotoğrafların Pıtırsu'ya ait olmadığını, Pıtırsu'nun ona babasının emaneti sayılacağını ve yakında da oğlu Peyami ile evleneceklerini yazdı. Konken masasında bir arkadaşının sesli olarak bu mail'i okumasıyla kalbi sıkışan, aldığı yağ yakıcıların ve diyet haplarının da yıpratıcı etkisiyle kalp krizi geçiren Lamia hanım, bütün müdahalelere rağmen kurtulamadı. Pıtırsu da tekrar hak ettiği itibara ve babasının holdingine geri kavuştu. Peyami ile ömürlerinin sonuna kadar evli,mutlu,çocuklu bir şekilde yaşadılar.

NOT: Kurgu aşamasında ve yazım sürecinde yardımlarını esirgemeyen Mr.H'ye huzularınızda çok teşekkür ederim :)


25 Aralık 2010 Cumartesi

"Pamuk" Pıtırsu ve yedi çömezler (2/3)

Paparazzi, elinde makinası, Pıtırsu'nun gelişini beklemekteydi. Derken Taksiden arkadaşlarıyla beraber Pıtırsu indi. O kadar güzel, o kadar sempatik ve o kadar candan görünüyordu ki, fotoğrafçı Lamia hanımın istediklerini yapamayacağını düşündü. İçeri girmeden önce Pıtırsu'yu yakalayıp durumu anlattı. Lamia hanımın neler yapabileceğini, bu işi yapmak zorunda olduğunu ama Pıtırsu'ya  bunu yapamayacağını, bunun yerine içeride çok işmiş ve dağıtan başka birini fotoğraflayıp Lamia hanıma götüreceğini söyledi. Fakat bunu yaptıktan sonra artık yalıya dönemeyeceğini, bir arkadaşında kalması gerektiğini yoksa Lamia hanımın onu rahat bırakmayacağını da anlattı.

Pıtırsu için her şey altüst olmuştu. Önce babasının kaybı, daha sonra üvey annesinin kıskançlığı, onu hiç de alışık olmadığı entrikaların ortasında bırakmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu, nereye gideceğini bilmiyordu. Kendi doğum gününde yemişti en büyük darbeyi. O akşam Pıtırsu hiç alışık olmadığı halde çok içti. Ayakta bile zor duruyordu. Gecenin sonunda arkadaşları onu evine bırakmayı teklif ettilerse de Pıtırsu kendi gideceini söyleyip bütün teklifleri reddetti ve kafasında düşüncelerle yürümeye başladı. Beşiktaş'a geldiğinde artık ne yürüyebilecek ne de ayakta durabilecek hali kalmıştı. Düşmek üzereyken çabuk bir hamleyle Neşeli yakaladı Pıtırsu'yu. Neşeli aslında arkadaşlarının ona taktığı bir isimdi. Durumları çok iyi olmadığı için yedi arkadaşıyla beraber bir öğrenci evinde kalıyorlardı. Neşeli ismini almasının sebebi ara sıra dışarı çıkabilecek kadar para biriktirip bir yerlere gidebilmesiydi. Pıtırsu'yu bu halde tek başına bırakmanın iyi bir fikir olmadığını düşünüp onu  eve götürdü.

Neşeli'nin ev arkadaşları;  evin aynı zamanda abisi de olan Felsefe 3. sınıf öğrencisi olan Bilgin, gündüz torrentten film indirip, gece onları izleyen ve haliyle gündüzleri uyuyan Uykucu, Hukuk fakültesi 1. sınıf öğrencisi Öfkeli, üç sene uğraşıp sonunda makine mühendisliğini kazanan ama bu süreç içinde sinir ve stresten saçları kaybeden Keloğlan, ota boka alerjisi olan Hapşırık ve daha önce kızlarla hiç bir platformda bir arada bulunmamış olan Utangaç'tı. Pıtırsu'yu görünce Öfkeli "Ufff kıza bak! Pamuk pamuk!!" diye olaya atladıysa da Bilgin; Pıtırsu'nun misafir olduğunu ve kimsenin bir şey yapmaması gerektiğini hatırlattı. Yatağını Pıtırsu'ya bırakıp salona diğer çömezlerin yanına döndü.

Lamia hanım gecenin sonunda heyecanla beklediği fotoğraflara kavuşmuştu. Hemen e-mail ile bütün nüfuslu arkadaşlarına yollayıp, Pıtırsu'nun ne kadar rezil, ne kadar çapsız, ne kadar bulunduğu zümreye ait olmadığı ile ilgili bir haber yaydı. Görev tamamlanmıştı, sonunda Pıtırsu'dan sonsuza kadar kurtulmuştu..

Ertesi sabah uyandığında nerede olduğunu anlamadı Pıtırsu. Salona geçince yere serilmiş gazete kağıdı üzerinde kahvaltı yapan çömezleri gördü. "Günaydın" dedi Bilgin, "Dün gece çok kötü haldeydin, seni misafir ettik" diye ekledi. Pıtırsu da "çok teşekkür ederim ama benim artık bir evim yok" diye cevap verdi. Bunun üzerine Bilgin "Ev işlerimizi yaparsan burada kalabilirsin" diye bir teklifte bulundu. Gidecek bir yeri olmayan Pıtırsu da başka seçeneği olmadığı için kabul etti bu teklifi. "Oh pamuk gibi manita gelmiş, hem yatağında yatır, hem ev işlerini kitle...biz de dokunmayalım kıza, vay arkadaş!" diye homurdanan Öfkeli ise, Bilgin'den yediği direkle susup kahvaltısına devam etti...



"Pamuk" Pıtırsu ve yedi çömezler (1/3)

Pıtırsu sosyetedeki en önemli iş adamlarından birinin biricik kızı olarak, rahat içinde yaşayan bir genç kızdı. İşletme fakültesi 2. sınıf öğrencisi olan Pıtırsu arkadaşları tarafından da çok sevilirdi. Uzun boyu, koyu saçları ve beyaz teni ile girdiği ortamlarda da hemen dikkati üzerine çeker, fakat iyi yetiştirilmiş, kibar ve iyi niyetli bir kız olduğu için hiç kötü düşünmeden herkese selam verir, herkese gülümser bu sayede de  insanların sevgisini kazanırdı.

Annesini kaybettikten sonra babası onu çok iyi şekilde yetiştirmişti. Tabiri caiz ise hem ana hem baba olur ama artık yaşlanmıştır ve hem holdingin işlerine hem de kızına aynı anda vakit ayıramamaktadır. Sosyetede nam salmış, koca avcısı, "Kraliçe" lakaplı Lamia hanımın da, Pıtırsu'nun babasına karşı boş olmadığı biliniyordu. Karşılaştıkları her fırsatta "Tek başına yaşamak zor oluyordur, size bir hayat arkadaşı lazım"  diyip akıl çelmeye çalışması çok geçmeden meyvelerini verecek, Lamia hanım Pıtırsu'nun babası ile Çırağan Sarayında yapılan görkemli bir düğünle evleneceklerdi. Hizmetlilerine yaptığı kötü muamelelerle bilinen Lamia hanım, ilk başlarda Pıtırsu'ya karşı iyi davranıyor gibi görünse de, aslında işten içe ondan nefret ediyordu. Yaptırdığı sayısız estetik operasyon sayesinde yaşını göstermeyen Lamia hanımın, gittiği davetlerde en şık, en göze batan olmak gibi bir takıntısı vardı. Bunu sağlamak için de yapamayacağı hiç bir şey yoktu...

Dışarıya verilen fotoğraflarda çizilen mutlu aile tablosu, Pıtırsu için babasının geçirdiği kalp krizi sonucu bozulacaktı. Artık aynı yalıda Lamia hanımla yaşayacak olan Pıtırsu için hayat giderek daha da zorlaşacaktı. Bütün hayatını Susan Miller'ın burç yorumlarına göre düzenleyen Lamia hanım,  katılacağı her davetten önce burç yorumunu okurdu. "Katılacağınız bir davette dikkatleri üzerinize toplayacaksınız..." ve benzeri yorumlar gördükçe keyiflenirdi. Susan Miller ile arasında bir bağ olduğuna inanırdı. Kadın sanki Lamia hanımın hayatında olacakları önceden görüyor, yorumlarını buna göre yazıyordu.

Herşey Pıtırsu'nun doğum gününden önce okuduğu bir burç yorumuyla altüst oldu. "Düzenlenen davette yine en çarpıcı, en göze batan ben mi olacağım söyle bana Susan Miller" diye kendi kendine konuşurken "Bu gün hiç beklemediğiniz bir şey olacak, kendinizi ikinci plana atılmış hissedebilirsiniz." cümlesini okumasıyla beraber deliye döner. Gerçekten de o akşam gerçekleşen davette büyün gözler Pıtırsu'da olacaktı. Lamia hanım buna göz yumamazdı. Davetten sonra eğlenmeye gidecek Pıtırsu'yu bitirmek için bir plan yaptı. Tanıdığı bir paparazzi fotoğrafçısını arayıp, en rezil, en leş, en küçük düşürücü anlarını fotoğraflamasını istedi. Bunu yapmadan gelmemesini yoksa olacaklardan sorumlu olmadığını da tekrar tekrar iletti fotoğrafçıya. Fotoğrafçı da alacağı parayı düşünüp Pıtırsu'nun gideceği gece klübünün önünde pusuya yattı.....


24 Aralık 2010 Cuma

5N1K v4.0

Ne?
Nerede?
Nasıl?
Ne Zaman?
Neden?

Kim?

Uuuu Mimlendim beybi! #4

Deep de beni mimlemiş, sağolsun. Bir önceki mim ile birbirlerine bağlanabilecek oldukları için arka arkaya yazayım ikisini de şık olsun :)

1. Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsun?

Yeni yıla uzun zaman sonra proje çizmeden, rapor yazmadan rahat bir şekilde girmek istiyorum. Beraberken eğlenip keyifli vakit geçiriyor olduktan sonra herkes olabilir 

2. Yeni yıldan beklentilerin nelerdir?

Yeni, güzel insanlarla tanışmak ve biraz daha pişmek

3. Yeni yıl sence ne demek?

Yeni yıl bence, sene boyunca yapılan bütün hataların, pişmanlıkların, söylenen keşkelerin sıfırlanmasına vesile olacak bir başlangıç demek

4. Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursun?

Büyük yılbaşı ikramiyesini kazanırsam çok çok çok çok mutlu olurum mesela :D
Şaka bir yana o para bana çıkarsa bir çok planım var, üstelik bu planların bir kısmı hiç tanımadığım insanları mutlu etmekle ilgili...ne diyeyim inşallah çıkar :)

5. Yeni yıla dair mesajın nedir?

Yeni yılınız en az sizler kadar güzel olsun ^.^


Bu mim için kimseyi tek tek mimlemiyorum, isteyen mim'i sahiplenebilir (Hepiniz mimlisiniz demenin kibar hali :)

Uuuu Mimlendim beybi! #3

Liella mimlemiş beni, 2010-2011 sezonu hakkında, biraz gecikmeli olsa da yazayım bakalım ;)

2010 Yılında Mutlu Olduğum Şey

2010 yılında en mutlu olduğum şey aslında daha önce duymuş olmama rağmen, Gregory House ile tanışmam oldu sanırım. Kurgusal bir karakterin hayatımı bu kadar değiştirebileceğini tahmin dahi edemezdim. Daha önce Nicholai Hel bunu bir nebze olsun başarabilmişti ama Gregory House sen bambaşkaymışsın :)

2010 Benim İçin Nasıl Bir Yıldı?

Valla çok mutlu da oldum çok mutsuz da, ama yaptığım hiç bir şey için pişman olmadım. Her seferinde devam etmem gerektiğini biliyordum, öyle de yaptım. En önemli getirisi kendi kişisel skalamda, olgunlaşma yolunda bir kaç basamak birden yükseldim. Bunu görebilmek çok değişik bir duyguydu; yani gurur desem gurur değil, mutluluk desem mutluluk değil. Sanırım kendimle ilgili beklentilerimden birinin gerçekleşmesine şahit olmanın verdiği rahatlama hissiydi....ve de çooook güzeldi :)

2011'e Nasıl Girmek İsterim?

Hedeflerimden vazgeçmemiş, hayallerimi koruyarak, mutlu ve en önemlisi sağlıklı bir şekilde ;)

2010'da Yapmayı İstediklerim, Yapabildiklerim & Yapamadıklarım

2010'da Fransızca ile ilgili bütün sorunlarımı çözmek isterdim, yapamadım. İspanyolca öğrenmek isterdim, başlayamadım. İdeal kiloma inmeye çalıştım ama onu da beceremedim. Güzel giden bir ilişkim vardı o bitti ona da bir şey yapamadım. Ama bunların hiç biri için de daha sonra keşke demedim. Yapabildiklerim içinde en önemlisi de buydu sanırım. Her şeye daha az atlar hale geldim. Eskiden çok çabuk gaza gelirdim ondan kurtuldum. Bu halimle fakülte futbol takımına girdim, İstanbul'a tekrar alışmaya başladım. Baktıklarımın ötesini görebilmeye başladım...Sanırım verimli geçti bu sene, darısı 2011'in başına

Şimdi sıra geldi bu mim'in talihlilerine;

22 Aralık 2010 Çarşamba

İsyanım var ulan!

" We are free to be free" 
Nelson Mandela

Hafta başından beri sunum malzemesi toplama, sunum hazırlama ve sunma konusunda gösterdiğim emeğin bir kısmını, sadece bir kısmını, hayatımda herhangi başka bir şey için göstermiş olsam bugün çok farklı bir yerde olurdum sanırım.

Burada defalarca konu ettiğim ve dört haftadır ertelenen sunumu nihayet geçen salı yapabildim. Özel istek üzerine on dakikalık sunumu kırk dakikaya yayıp uzun uzun sundum. Sunumdan sonra da pazartesi günü gittiğim İBB ve İMP'den (İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi) topladığım, haftaya salı günü için lazım olacak dokümanları gösterip, sınıfla paylaştım. Evet paylaşımcıyım, şaşırtıcı ama gerçek..^.^

Dersten sonra bugün yapacağım sunumla ilgili bilgi almak için tez danışmanı hocamla görüşecektim fakat o da ne?!? Doktora yeterlilik sınavına girecekmiş jüri üyesi olarak, 18.00 gibi görüşelim dedi. Dedi de...bunu söylediğinde saat 14.00.....Doğru kütüphaneye gidip, daha önceden kısık ateşte kulak memesi kıvamına getirdiğim sunum materyalini slaytlara dizip fırına verilecek hale getirdim o saate kadar, sonra hocam aradı. Gidip ondan da sunumla ilgili malzemeyi toplayıp eve döndüm. (Dokuza on vardı eve vardığımda!!) İşimi bitirip sunumu fırına verdiğimde elde 115 slayt (hööh!) vardı. Kişi başı on beş dakika süre ayrılan bir sunum için biraz fazla tabi...Zaten sunum da yarım saat sürdü ^.^ 

Şimdi yarın için hazırlayıp sunmam gereken bir sunum daha var fakat ben mental olarak bitmişim az önce onu farkettim. Yani dönüyorum, dolaşıyorum, farklı açılardan yaklaşmaya çalışıyorum ama ı-ıııh, cıgh..... Bünye sunum hazırlamıyor, fatal error veriyor..

Buradan vicdanımı da rahatlatayım;
"Hocam,
Bu saatten sonra hazırlanacak sunumdan hayır gelmez, yapacağım sunum da içime sinmez.
Ben en iyisi haftaya dört dörtlük bir sunum yapayım da, namım yürüsün"

Sunum sunuuuuum sana da laflar hazırladım!! 
Sunumun canısı go to hell!!

Bu yazının şarkısı da bu olsun...
ŞŞŞŞŞŞ bu arada yazdıklarım aramızda kalsın ^.^ onun şarkısı da bu olsun :)

21 Aralık 2010 Salı

Playlist 4

Bu güne kadar paylaştığım şarkıların büyük çoğunluğunda üç dil öne çıkıyor; Türkçe, İngilizce ve Fransızca. Bu sefer bir değişiklik yapıp bunlar dışında neler dinlenebilir onlara bakalım.

İlk örnek yukarıda söylediğimi çürütür şekilde bir parça ama bir sor neden? Şarkının sözleri gavurun "makaronik" dediği, Türkçe'de "Mülemma" olarak adlandırıldığı için bu parçayla başlıyoruz. Sözleri İngilizce olmakla beraber nakarat kısmı Gaelce'dir. Daha sonra yine benzer tempoda başka bir şarkı için bu sefer kulaklarımızı Sırpça'ya çeviriyoruz. Portekizce ile tempoyu iyice düşürdükten sonra önce Yunanca sonra İspanyolca ile yine düşük tempoda ama daha kuvvetli iki parçayla devam ediyoruz.

Tamam tamam tempoyu iyice düşürdük, hadi biraz hareketlenelim gençler :) Önce Rusça bir şeyler dinleyelim mesela...Sonra bambaşka bir kıtaya gidip Malice bişeylere geçelim...Evet yavaş yavaş hızlanıyoruz :) Tekrar kuzeye gidip bu sefer Fince dinliyoruz. Ben bu şarkıyı ne zaman dinlesem, "oh ne güzel yer milletin hiç derdi sıkıntısı yok yaptıkları şarkıya bak yeaaa " diyorum o derece pozitif bir şarkı ^.^

Listemizi sonlandırırken iki tane iyice tempolu parçayla yapacağız kapanışı. Bunlardan ilki Romence ikinci örneğimiz de aslında, özünde İtalyanca olan bir dans parçası olacak :) 

Hepinize keyifli dinlemeler ;)

20 Aralık 2010 Pazartesi

Çektim şıpıdıkları geliyorum beybi

"Eksik bir şey"i çoğunuz dinlemişsinizdir herhalde. Ezginin Günlüğü'nün bir şarkısıdır kendisi efendim. Dönüş yolunda dinlerken birden şarkının istenirse nerelere çekilebileceğini farkettim. O yüzden sözlerin yazılırken anlatmak istediği dışındaki bir durumu yazacağım,bir de böyle dinleyin bakalım nasıl gelecek kulağa :)

Eksik bir şey mi var hayatımda
(Bir sorun olduğunun farkına varmaya başlamış)
Gözlerim neden sık sık dalıyor
(Sorunu anlamaya çalışırken uzakta bir yere odaklandığı için, ama hatırlamıyor)
Eksik bir şey mi var hayatımda
(Az önce söylediğini bile hatırlamıyor)
Gökyüzü bazen ciğerime doluyor
(Bu kadar belirsizliğin üzerine panik atak krizi geçiriyor)
Öyle bir şey ki bu kolay anlatamam
(Hatırlasa..)
Atsan atılmaz, satsan satamam
(piiiiiiiii...o kadar uzun zamandır bu durum var ki artık hayatının bir parçası haline gelmiş)
Eksik bir şey mi var anlayamam
(B12 vitamini eksik B12..)
Bak çayım, sigaram, her şeyim tamam
(Önünde ne görüyorsa o, tabi her şey tamam gözükecek, gazete nerede gazete?)
Kalksam duraktan dolmuş gibi
(Haaaaaah tamam! iyice tatlıya bağladı)
Arka koltukta unutulmuş gibi
(Gibisi fazla, ineceği durağı kaçırdı tabi...)
Terliklerimle gelsem sana
(Görüldüğü üzere ayakkabıları giymeyi de unutmuş)
Sonunda aşkı bulmuş gibi
(Aslında evine geri dönüyor ve karısını görüyor karşısında, beğeniyor da, ama hatırlamıyor yenge kim, haliyle aşkı yeni bulmuş gibi davranıyor)

Arz ederim  :)

Tam o sırada 4


offf...daha kasenin yarısı mama dolu....bitmez bu bitmez

19 Aralık 2010 Pazar

Tam o sırada 3

Dün babaannemin 52'siymiş.(Ben bir tek kırkı bilirdim, elli iki de varmış yeni öğrendim) Büyük teyze'de toplanıldı anmak için. Bir ara Fransa'da okuyan kuzenim (K.) ile aile dostu bir büyüğümüzün (A.D.B.) arasında ilginç bir diyalog geçti, A.D.B. üst üste bir kaç fransızca kelime söyleyince;

K.      - O zaman siz frankofonsunuz?
A.D.B - Hayır, 80 yaşındayım. 

Bunu yaş ile ilgili yazımdaki gibi biri söylese bu kadar beğenmezdim sanırım. Ama hem yaşlı hem donanımlı birinden duymak çok güzeldi. Hatta uzun zamandır bu kadar "rafine" bir cevap duymamıştım sanırım.

27 Ekim 2010 saat 03.00


26 ekim akşamı halı saha maçından eve döndüğümde saat 23.00 civarıydı. Babam ve kardeşim evdelerdi fakat o geceyi babaannemde geçireceklerdi. Uzunca bir süredir rahatsızdı babaannem ve giderek kötüleşiyordu. Ben ertesi sabah dersim var diye evde uyumayı tercih ettim. Sabah kalktığımda mutfakta babamla karşılaştık. Yüzünden okunuyordu, bir sıkıntı vardı....çok geçmeden "dün gece 03.00 sularında babaanneni kaybettik" cümlesi döküldü dudaklarından.... Kalakaldım olduğum yerde...bir kaç saniye kımıldayamadım. Daha sonra "Başımız sağ olsun" çıktı ağzımdan..İşin kötü tarafı böyle durumlarda ne yapacağını da bilemiyor insan. Odama gidip giyindim ve derse gitmek için çıktım evden.

Dersten sonra defin işlemleri için babama yardım ettim. 14.00'te çıktığımız mezarlığa 17.00'den önce dönemediğimiz için gasilhane'deki işlemler ertesi güne kaldı. O akşam haliyle haberi alan insanlar baş sağlığı dilemek için babamın teyzesine gelmeye başladılar..Fakat ortada garip bir durum vardı..

Ertesi gün cenaze töreni sağanak yağış altındaydı. Şemsiye kullanmadan kendimi yağmurun ellerine bıraktım. Bütün cenaze töreni ve defin sırasında üstüme değil içime yağdı o yağmur. Yağmur yağdıkça hafifledim...Ne kadar ıslandığımı ancak eve döndüğümde farkettim. Kendimi sıcak suyun altına atıp hastalıktan kurtardıktan sonra büyük teyzedeki yemeğe gitmek için hazırlanıp evden çıktım. 

Teyzenin evine vardığım zaman bir önceki akşam mevcut olan garip durum devam ediyordu. Garipten kastım muadillerine göre garip olmasından kaynaklanmakta, yoksa benim hayallerimdeki durum gerçekleşmekteydi. Kimse hüngür hüngür ağlamıyordu. Sinir krizi geçiren, kendini yerlere atan da kimse yoktu. Hatta tam tersi; herkes babaannemle ilgili güzel anılardan bahsediyordu. Eskiye ait o güzel günler yad ediliyordu. O kadar ki, eski güzel günlerden bahsedip babaannem anıldıkça insanların yüzlerine içten ve o anlarda ne kadar eğlenildiğini yansıtan sıcak gülümsemeler yerleşti. Babaannem o sırada "oradaydı" ve insanlar onunla eski günleri paylaşıyorlardı. Hatta tam kendine yakışan bir tarihte, 29 Ekim arifesinde defnedilmesi konuşuldu uzun uzun. Daha sonra kendi vasiyeti üzerine babamın hazırladığı babaannemin en sevdiği parçalardan oluşan bir cd çalındı. Herşey gerçek olamayacak kadar güzeldi..Bu benim uzun zamandır hayalini kurduğum şeydi ve o anda gerçekleşiyordu...

İnsan içinde "keşke" kaldığı zaman çok üzülüyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de, sevdiğimiz biriyle vakit geçirirken, o sürenin değerini o sırada bilmiyor olmamızdan kaynaklanıyor. Daha sonra keşke daha çok eğlenseydim diyoruz. Keşke o sırada şunu yapsaydım bunu yapsaydım diyoruz iş işten geçtikten sonra. Halbuki bunu o sırada yapsak da, acaba o olur mu, böyle olursa ne olur gibi düşüncelerle o güzel anı bozmasak? Özetle sevdiklerimizle beraberken "anı yaşasak".

Henüz ölmeyen kimseye rastlamadım. Gün gelecek hepimiz yavaş yavaş çekileceğiz sahneden. Ne ilk ölen biz olacağız ne de son ölecek olan. Ama hayattayken sevdiklerimizin kıymetini bilelim. İçimizde "keşke" kalmasın. Keşke kalmasın ki sevdiklerimizi kaybettikten sonra güzel anılarla ve yüzümüzde tebessümle analım.

-burada şu parça çalmaya başlayabilir-

Unutmamak gerekiyor ki, sevdiklerimizi asıl onları unuttuğumuzda kaybederiz, kaybetmek için illa ölmeleri gerekmiyor. Ölenleri de kaybetmemiz gerekmiyor. Onları hatırladıkça onlar da hep bizimle olacaklar. Mesela ben bunları yazarken babaannemin beni yukarıdan bir yerden izlediğini biliyorum. Hatta "işi gücü varken nelerle uğraşıyor eşşoğlubeşkulak" da diyordur büyük ihtimalle.. :)

Ama biliyorum ki o yukarıda bir yerde.... somewhere over the rainbow..way up high

Teşekkürler Türkiye, teşekkürler bütün dış temsilcilikler

Dün itibariyle ilk yazdığım yazının üzerinden bir ay geçmiş. Doğruyu söylemek gerekirse kendi beklentimin çok ötesindeyim bu bir aylık değerlendirmeye göre, umarım bu ivmeyle de devam eder ^.^

Bu bir ay boyunca ezici çoğunluğu Türkiye'den olmak üzere, ABD, Danimarka, Avusturya, Malezya, Rusya, İsviçre, Fransa, Belçika ve Fas'tan takip etmiş, bu kısa sürede izleyicim olan ya da olmayan, ama yazılarımı okuyan herkese çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız..

15 Aralık 2010 Çarşamba

Mr.E kışa karşı!

Bugün her sorumluluk sahibi öğrencinin yapacağını yaptım, dersi ektim :) Ama bir sor neden?

Tezi için rölöve alan bir arkadaşıma yardım etmek için. Noooooldu hemen yargısız infaz, cık cık demeler...Neyse efendim, sabah derse gitmediğim için hafif bir sabah keyfinden sonra (yaklaşık 15 dakika) hazırlanıp çıktım. Yaklaşık olarak nereye gitmem gerektiğini de bilince Unkapanı'nda dolmuştan inip, Bob Marley destekli şekilde sahilden (biraz da kendi tez konuma yönelik,"nerelerden fotoğraf çekebilirim"i de görmek için) Balat'a yürüdüm (Bkz. Şekil 1)

Şekil 1
"Lahana gibi  giyin Mr.E" uyarısını da dikkate alır gibi yapıp, yürüyerek ısınırım nasılsa düşüncesiyle ilerlerken 10 gündür sakat olan dizimin ağrımaması meğer sadece ürkmemem içinmiş...Kalleş kış bütün hazırlıklarını yapmış maç saatini beklermiş meğer. 

Binanın kapısı kapalıyken sorun yoktu. Ne zaman kesit için dışarı çıkmak zorunda kaldım....Anam vay! Yürümüşüm, ısınmışım hepsi yalan oldu. Zaten arkadaşım da daha fazla bu zulüme göz yummadı ve bir şeyler yemeye çıktık. Bildiğim temiz bir yer var dedi ve caddeye paralel bir kaç sokak yukarıda bir pastaneye gittik. Daha önce pek çok "garip" yerde bulunmuştum ama sen bambaşkaymışsın be güzelim. Hakikaten çok temiz bir yerdi fakat içeride kaç kişi çalışıyor çözemedim. Biz içeri girdiğimizde kimse yoktu, biz seslenince biri geldi siparişlerimizi aldı sonra tekrar kayboldu...Sonra içeriden bir kaç kişi daha geldi, sonra yine ortadan kayboldular..sonra başka müşteriler geldi, onlar seslendi yine ortaya çıktılar..sonra bir kişi kaldı bu sefer, meyve sularını dizdi, bir iki şeyin yeriyle oynadı etti. Tam bu sırada pastanenin tam karşısında bulunan fırından bir tepsi poğaça geldi.  O sırada içeride torunuyla bulunan bir teyze torunu için poğaça istedi ve adamlar olmaz bunların hepsinin müşterisi var dedi ama pastahanede 2 masa hariç her yer bomboştu. Teyze allem etti kallem etti bir poğaça almayı başardı. Sonra da "madem yetmiyor niye bu kadar yapıyorsunuz ki!!" diye bir de insanları payladı :) Olay kan çıkmadan sona erince bu sefer yan masadaki eleman, "şimdi biz poğaça istesek alamıyoruz öyle mi?" diye sordu. Adam da gayet güleç ama aynı zamanda psikopat bir ifadeyle "evet" dedi :)) Bu sırada biz de, hazır soğukta çalışıyoruz ısınırız diye baklava söylemiştik. Ev baklavasıymış. Baklavayı ısırdım, haliyle bir sonraki hamlede çenemi hareket ettirmem lazım ki çiğnemeye devam edebileyim ama ne mümkün (Dostum biz baklava söylemiştik ama bu tutkallı çıktı!!) Daha fazla macera yaşamadan hesabı ödeyip binaya geri döndük.

Ben kesit konusunda civcivli kısmı hallettikten sonra Taksim'de bir arkadaşımla görüşmek için  işi arkadaşıma satıp (o sorumlu halimden eser yok şimdiiiiii) dışarı çıktım. Dışarı derken mantık sınırlarımın da dışına çıkmışım. Binaya girdiğim zamanki hava ile çıktığımda beni karşılayan hava arası en az 3 derece ısı değişimi artı bir de yağış eklenmiş. Bir şekilde Taksim'e ulaşıp arkadaşımla buluştum. "Mümkünse beni en soğuk günde çağır hep olur mu, daha iyi havalarda görüşürsek darılırım" dedim konuşabilir hale gelince, o da "tabi ki, hava durumuna baktım ondan bugün görüşelim zaten" dedi. Lanet kış burada da bir şekilde rol çalıp muhabbete dahil oldu. Kıskanç bok!!!

Dolmuşlara vardığımda artık pilim bitmek üzereydi. Ve işte tam o anda bir mucize oldu!!!!!
Dolmuş hemen geldi(ki kırk dakika, bir saat beklediğimi bilirim) ve ilk gelen dolmuşa son sırada da olsam binmeyi başardım. Piyangoda para çıksa o kadar sevineceğimi sanmıyorum düşün! Bunun şerefine hemen listeden umut dolu bir parça seçip, biraz olsun keyiflenmeye çalıştım. Dolmuşun radyatöründen gelen sıcak havanın da etkisiyle kendimden geçmişim, gözümü açtığımda yol bitmişti. Yine mağlup olmadım sana lanet olası beyaz pislik!! Ama eve giderken elektronik göstergede gördüğüm 3 derece bir miktar tırsmama neden oldu, doğruya doğru. Yine de olsun oğlum!! Şişman, beyaz ve sulu bir dombilisin ve bu karşılaşmadan galip ayrılamayacaksın evlat, yooo yooo!

Not: Kışa karşı mücadeleye çok konsantre olup kendi aptallığıma karşı kendimi savunmasız bırakmışım. Eve gelince dizim ne durumda acaba diye bir iki hareket yaptım ve şu anda sol diz sargıda mal gibi yatıyorum :) İşin asıl boktan tarafı ilk defa "ya bir daha futbol oynayamazsam?" endişesi taşımaya başladım...Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın, belki o zaman biraz akıllanırım

13 Aralık 2010 Pazartesi

Çok yaş bir mevzu

Neden bu kadar etikete meraklıyız?

Ya da şöyle sorayım; zaten bir şekilde yaşlanıyoruz hepimiz, bu yaş neden bu kadar önemli? Neden yaşın sayısal olarak nereye denk geldiği, içeriğinden daha önemli?
Neden yaş bir olayda ön kabulleri de beraberinde getiriyor?

Bence bu tamamen algıyla ve bize öğretilen dogmatik kabullerden kaynaklanmakta. Yaşın sayısal değeri skalerken, yaşam denen olgu vektöreldir daha matematiksel olarak açıklamak gerekirse. O zaman ister 20 yaşında ol ister 45, eğer aynı tecrübeleri yaşadıysan, birebir aynı tecrübeleri..o zaman o yirminin ya da kırk beşin ne farkı kalıyor? 
Şimdi diyecekseniz ki 45 yaşında olan diğerinden 25 sene fazla yaşadı illa ki daha tecrübeli olacaktır, o zaman yukarıda bahsettiğim ön kabulleri savunur durumdasınız demektir. 
Burada unutulmaması gereken yaşanan 1 senelik (yazıyla bir) tecrübenin her sene tekrar etmesi durumunda bunun 25 sene sonunda 25 senelik tecrübe etmeyeceğidir.

O yüzdendir ki, 30 yaş krizi denen olayın tamamen olayı öyle algılamak istememizden kaynaklandığı sonucuna varabiliriz mesela. Ortalama ömür denen şey tamamen varsayımsal bir kabulken, yani elimizdeki referans varsayımsalken, bu referans üzerindeki herhangi bir sabit nokta neden bu kadar önemli ki? 

Demek istediğim şu ki önemli olan ambalajın içidir. Kaç yaşında olduğundan ziyade ne yaşadığın asıl önemli olan. İşte bu yüzdendir ki sırf yaşlı diye birine saygı duymanın ne kadar saçma bir şey olduğunu bir türlü anlayamamaktayım. Saygı hakedilen bir şeyken bunu haketmesine fırsat bile vermeden birine sorgusuz, koşulsuz saygı duyabilirsin ki?

Dediğimin yanlış anlaşılma ihtimalini bildiğim için şu açıklamayı yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Sırf yaşlı diye birine saygı duymak gerekmiyor. Fakat bu terbiyesiz olmak anlamına da gelmiyor. Ve "bence" en büyük sıkıntıyı kavramların birbirine karışmasından kaynaklanmakta. Saygı ve terbiyenin aynı anlama geldiğinin sanılması gibi...

"Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları değil armutları olgunlaştırır"   Peyami Safa

Acaba? #2

Hepimizin içimizden en az bir kere "Hacı, keşke süper bir gücüm olsaydı be ya!!" diye geçirmişizdir. Çizgi film ve çizgi romanlarla büyüyen bir nesilden başka bir şey beklenmemeli zaten. Kimimiz karşımızdakinin aklından geçeni öğrenmek isteyip, "beni seviyor mu la?" sorusuna cevap bulmak için zihin okuyabilmeyi istemiş, bir diğerimiz gözlerinden çıkan lazer ışını sayesinde kızdığı kişiye nazarı değsin(!) diye düşünmüş, bir başkası çok kuvvetli olup in çık iki sefer yapmayayım diye bir seferde bütün market torbalarını taşıyabilmeyi istemiştir. Hatta son zamanlarda "aman ya uff ben şimdi arasından seçemem, Toyota gibi olayım ben, her bişeyi yapabileyim" diyenlerin varlığı da gözlerden kaçmamaktadır. Evet bunu okurken pis pis sırıtan arkadaş senden bahsediyorum...

Ben de çok isterdim bir süper gücüm olsun, boynum bükük kalmasın. Hatta bak baştan söylüyorum süper gücüm olsa ve şehre uzaylılar saldırsa kılımı kıpırdatmazdım, o kadar kendim için istiyorum yani bu gücü. Bana ne müdür, bana mı güvendiler elin uzaylısına laf sokarken, sonra aman yetiş Mr.E...yok ya, pışııııık!!

Zaten çok bir şey de istemiyorum ben. Uçabileyim yeter. Hı hı valla bak. Uçabileyim, ne etliye ne sütleye hiç bir şeye karışmam kendi kendime takılırım kenarda be babuş. O özgürlük duygusunu yaşayabilmek istiyorum sadece başka bişey değil. Yamaç paraşütü yaptığım zaman tadına vardım kısmen de olsa bu duygunun ama ben kendim kontrol edebilmek de isterdim. İstediğim zaman böyle uçup gideyim, yerçekimi bile beni sınırlayamasın.


Bu zibidiyi Yalova'dan İstanbul'a feribotla geçerken yakalamıştım. O kadar yeterli bir kare ki bu, az önce demeye çalıştığım her şeyi anlatıyor aslında. Asıl sinir bozucu olanı bu kuş beyinli bile uçabiliyor!!! Şimdi "aman çok istiyorsan bin bir uçağa, helikoptere sen de uç" diyenler olacaktır. Hayır öyle bir şey değil benim istediğim. Uçarken o rüzgarı yüzümde hissetmek benim esas derdim. Özgür olmak. Yer çekiminin bile beni engelleyememesi. Baskıdan, sansürden, cehaletten, öfkeden, önyargıdan, sabit fikirden kaçabilmek benim istediğim. Trafikte saatlerce mahsur kalmak yerine istediğim yere istediğim zaman gidebilmek. Hatta bazen sadece bu kuş beyinli gibi tek derdimin sadece karnımı doyurmak ve daha sonra yemek bulabileceğim başka bir yerlere gitmek. Bu kadar öğrenmemiş olmak, kendi basit dünyamda günlük dertlerim dışında başka hiç bir şeyin keyfimi kaçırmaması sağlamak.

Sanırım bunları istemek için geç kaldım, ee uçamayacağıma göre hiç bir zaman bu kadar özgür de olamayacağım...

Zaten sadece uçan adamdan ne hayır gelir :D 

Keşke zamanında değerini bilseymişim, boşuna dememişler; "Ignorance is bliss" diye.

12 Aralık 2010 Pazar

Playlist 3

Bu kadar leş bir havada evde oturmak, daha doğrusu evde oturmaya mecbur kalmak sıkıntı verici. Beş numaralı somurtkan suratımla oturuyorken şarkılara eşlik eder halde yakaladım kendimi!! Eşlik eder diyorken sanmayın ki söylüyordum. Ben somurtmaya devam ediyordum ama vücudum kendi bağımsızlığını ilan etti. Mesela şunu dinlerken ayaklarıma hakim olamadım. Bundan sonra haliye kulak bunu da dinlemek istiyor. Zaten bunlara bir kere kendini kaptırdın mı sonra mümkün değil toparlayamıyorsun kendini. Ardından hemen bu geliyor ki ondan sonra kayış kopuyor zaten!!

Allaaaaaaaaaaaaaaaah!!

Öhm!..Çok dağıtmayalım konuyu. 

Öznesi aynı olan iki parçadan ilki nispeten biraz daha ağır ritmli olsa da ikincisi bu durumu temposuyla tekrar ortalamaya çekiyor zaten :) Bu arada evet bacaklarım artık ne iç işlerinde ne dış işlerinde beni tanımıyor....

Bunu daha önce vermiştim ama bu listeye daha çok uyacağı için tekrar paylaşıyorum, bu olmadan bu liste eksik kalacaktı çünkü. Bir de daha önce başka bir yazıma konu olmuş şu parça var. Bütün problem ritm.....sol elimi de parçalara kurban vermek üzereyim..yakında kendimle şu şekilde tartışırken bulacağım kendimi ondan korkuyorum :)

Bu listeyi iki adet "kısmen" yeni parçayla bitirip kendimi tamamen kaybetmeden yazıyı bitireyim. Ahanda bir ve de iki


Uuuu Mimlendim beybi! #2

Jelibon toptancısı LieLLa mimlemiş beni sağolsun :) Konumuz " Bir kişi seçip onunla neler yapmayı sevdiğinizi yazın". Bu mim için en uygun insan sanırım Mr.H olacaktır. Zira son 8 senedir ciğerimi en iyi bilen insan olur kendisi. Hatta ciğerimi bilmenin ötesinde ne yapacağımı iki, üç hamle öncesi gören biri diyelim ve tanışma faslını geçelim :)

Mr.H 'nin en sevdiğim yanı, ben mantığımı kaybettiğimde beni tekrar yola sokması. Hayır adama çok ayıp ediyorum çoğu zaman ama insan bir kere de usansın bir kere de isyan etsin bir kerede "lanet olsun tanıştığımız güne ulan!" desin ama yok arkadaş, içine evliya kaçmış bu adamın. Ya da söylüyor da ben duymuyorum....ulan?!

Çok uzun zaman beraber vakit geçirince artık bazı durumlarda konuşmadan da anlaşabiliyorsun, ya da sadece bir film repliği yeterli olabiliyor eğlenmen için. Bu durum da bu adamla beraber yapılan çoğu şeyi keyifli kılıyor mesela. 

Örneğin Alsancak'ta sabah kahvaltısı için Taş Fırından kumanyayı alıp Ömerağa'ya gidip (Çok fena reklam kokan hareketler bunlar...) orada kahvaltı yapıp üzerine bana tavla oynamayı öğretmesi, denk getirip kıstırdığımız öğrencilere proje kritiği vermemiz, halı sahada aynı takımda top oynamak (rakip olunca çok pis faul yapıyo ayı!), Chicago'ya gidip bir yemek konusunda bir değişiklik(!) yapmaya kadar verip her seferinde aynı şeyleri yemek, Eve dönünce bilgisayarda PES ya da FM oynamak, amaaan ben kafamda çözdüm projeyi diyip çizmeyi sürekli ertelemek gibi pek çok keyifli aktivitemiz mevcut Mr.H ile.

Şimdi de mim içinde bırakacaklarımı açıklıyorum;

Mavi Adam (komşum neredesin sen ya?)

Uuuu beybi, güzel bir hareketlenme oldu bende

Eveeeeeeeet beklenene gelişme yaşandı ve bütün önlemlere rağmen yine de burnum akmaya başladı. Hemde insani limitler dışında. Hani genel olarak mevsim seçmeden akan bir buruna sahibim ama bu sefer olay kontrolden çıkmış durumda. 

İnsan çok nezle olursa, beyni burnundan akar mı onu hep beraber öğreneceğiz mesela... Yaaaamır! yazımda yazdığım bütün şikayetlerimi tekrar ediyorum. Üstüne bir de "gösterip elletmeyen" kar fırtınası görünümlü fırtına (bütün bileşenler tamam ama kar yok....) yaşayınca içimden çok sağlam sövdüm. Ama öyle böyle değil yani, tanıdığım herhangi birine o lafları etsem senelerce görüşmez benimle.

Peki nooooldooooo?
Yine ben sahadan mağlup ayrıldım arkadaş!

Ve sanki dün esip gürleyen kendisi değilmiş gibi bugün ne kar var ne de yağmur!! Bütün garezin bana mı be £&@%#$#! Sevmiyorum seni sütoğlan, hatta senden nefret ediyorum!!

Hmmmpss....hımpppsss...1...2...3...4...5...6...7...8...9...10
Tamam sakinim..
Şu şarkıyı paylaşayım da günün geri kalanını güzel geçsin bari.

Cirque du Soleil - Alegria


Not: Eskiden yazıya link bağladıktan sonra yazının rengini değiştirebiliyorken artık yapamıyorum, çözümü bilip de söylemeyenin burnu aksın!!