30 Kasım 2010 Salı

Calogero'yu sevdik bestelerinden ötürü

Calogero Joseph Salvatore Maurici bu arkadaşın adı. Uzatmaya gerek yok diye düşünmüş Calogero diyip kapatmışlar konuyu. Burada bulunmasının sebebi ne kadar sempatik olduğu değil tabi ki (Sıfata bak zaten, ödünç bir şey istediğinde umudunu kesmene yetecek kadar sempatik). Burada bulunmasının asıl sebebi bu kerhanecinin (evet sempatikliği beni de etkisi altına aldı) iyi bir müzisyen olması (şahsi kanaatimdir!). Hatta tanışmamız Pomme C adlı, süpersonik bir klibi olan şarkısı sayesinde gerçekleşmişti. Hey gidi...

Daha sonra bu topraklardaki müzisyenler tarafından keşfedilmesi de uzun sürmedi zaten. Önce güzelim Danser Encore oldu sana "Çobanyıldızı". Üstüne bir de Si seulement je pouvais lui manquer karşımıza "Bir damla gözlerimde" olarak çıkmasın mı? 

Aslında bir yerde çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı?! Nasılsa artık düzgün beste yapan kalmadı. Yüzdeye vursan %27.9 bile etmiyordur yani. Zaten şarkılarda armoninin durumu, ekmeği açınca içinde kaşarı aradığın büfe tostundan hallice. O zaman ya eski şarkıları tekrar düzenleyeceksin ya da yurt dışını araştıracaksın. Bu aralar talihlimiz de bu arkadaş (Tipe bak arkadaş ya, şeytan diyo gir kır ağzını burnunu, sonra iki şarkı dinliyorum geçiyor sinirim. Hatta efil efil şarkılara eşlik bile ediyorum utanmadan).

Madem bu kadar rerörerö dedik bir iki parçasını daha paylaşayım da belki seveni çıkar :)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Deja Vu

Ben bu filmi daha önce de görmüştüm. Pazartesi demek rejim başlangıcı demek. Şimdiye kadar genelde hep demokratik bir rejim uyguluyorken artık sanırım daha totaliter, daha baskıcı bir rejim tercih edeceğim. Yok arkadaş olmuyor yoksa böyle. Bünyem artık nasıl laubali bir hale geldiyse; ben "höt!" diyorum o "amaaan kim takar yalova kaymakamını" diye cevap veriyor bana. Şaka gibi arkadaş!

Ama yok ben şımarttım bunu, bütün suç benim. Spora ya hiç bulaşmayacaksın, bir kere kazara bulaştıysan da bırakmayacaksın. Ama henüz mimarlık eğitimi ve sporun aynı oranda ve bir arada devam ettirilebileceği ütopik bir dünya varolmadığına göre şu noktada sebep için yapılabilecek bir şey yok. O zaman sonuçlarıyla nasıl başa çıkabiliriz ona bakmak lazım.

En sağlam yöntem, porsiyonları yarıya indirmek. "Yok sadece sebze ye", "yok aman sakın şeker kullanma", "hiiii sen ne yaptıııaaaan karbonhidrat ve protein karıştırılırrr mıaaa?" tarzı yaklaşımlarla yaklaşmayın, elimde sopa var!

Diğer bir konu da egzersizi günlük yaşantının bir parçası yapmak. Pek iyi, pek âlâ, ama işte teori çok fantastik iken, pratiğin gideri bile yok. Kendi özelimde bunu irdelersek benim hergün en az 6 km yürümem gerekiyor ki yaptığım egzersiz bir işe yarasın. Efendim? Yok hayır sayı saymasını biliyorum, mesafenin de farkındayım. O yüzden pratik kısmı çok çirkin zaten.

Bu arada deja vu yazılır deja vü okunur.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun

Sevgili blogum,

Görüşmeyeli nasılsın? 
Bakıyorum gelenin gidenin de artmış, yüzüne azıcık kan gelmiş. Ya ben iyice hayırsız çıktım biliyor musun? Eskiden aynı gün iki yazı post ederken, geçen hafta bildiğin bloga uğramaz oldum. Hayır bir yerden para bulup başka bir blogla dost hayatı da yaşamaya başlamadım, biraz sakinleşir misin lütfen? Akademik dünya bozdu beni be blog. "Eşek kadar adam oldun ne işin var senin sınavla, fotokopiyle" dediğini duyar gibiyim. Hakikaten ilkokul birinci sınıfa başlarken (eyvah eyvah yaşım ortaya çıkacak!) sigortayı başlatsam şimdilerde emekliydim misler gibi. Ama bu meret çekirdek gibi, browni intense (reklam) gibi, Nutella (daha büyük reklam, bir kere baş harfi büyük) gibi bir şey. Bir kere başladın mı bırakamıyorsun.

Bu gün eğer seninle bu konuşmayı yapabiliyorsam bunun için Mia'ya teşekkür etmen gerekiyor. Seninle ilişkime çöpçatanlık yaptığı yetmiyormuş gibi bir de sürekli yazmam konusunda beni teşvik eden de o. İyi yazması bir kenara(şşş çaktırma şımarmasın) beyle (evet beyle) her akarına kokarına yardım da ediyor. Blogların ve bloggerların dostu Mia, umarım senin kadar takipçim olur ^-^ (İmrenmeyi alenen söylerken şirin olma çabası).

Neyse bak ne diyecem,

Geçen hafta okul çok üstüme üstüme geldi, inanmazsın bir ara "uyyyhh bi bitemedi bu geberesice" deyu dizlerimi tutup başımı eliptik hareketlerle salladım bile. Ama yine de sana döndüm lan ;) Hadi iyisin hadi hadi...

Bu arada elim de boş gelmedim, geçen hafta duyunca dedim tamam bunun paylaşılması lazım yoksa çoğayıp olur.

Bu da bu yazının şarkısı olsun o halde Jehan Barbur "Seni Seviyorum"

23 Kasım 2010 Salı

Uuuu Mimlendim beybi!

"Karşı komşum" Mavi adam mimlemiş beni "Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız nelerdir?" konusunda sağolsun. Bakalım ne kadar "garip" ve "yapamayan"mışım.


  • Kafama estiği zaman, ne kadar yorgun olursam olayım, sabahlayabiliyorum (mesleki deformasyon)
  • Büyük boy hoparlörün üzerini dahil her yerde uyuyabiliyorum.
  • Herkesin fikrini dinleyip, hı-hı dedikten sonra yine kendi bildiğim boku yiyorum (je l'aime)
  • Süreci gözlemleme şansım olduysa sonuç hep dediğim gibi çıkıyor (öleceğim günü de bileceğim zaten stayla!)
  • Her konuya kafadan "ben bunu biliyorum" diyerek başlıyorum
  • Karşımdaki insanın zekası ile ilgili bir konuda bir kez hayal kırıklığı yaşarsam, daha sonra istesem de eskisi gibi olamıyorum
  • Yapmam gereken bütün işlere "Amaaan nasılsa beş dakikalık iş bu yeaaa!" muamelesi çekiyorum (sonra neden en sevdiğim renk sıçtın mavisi çıkıyor acaba)
  • Aralıksız 24 saat boyunca Football Manager oynayabilirim
  • Bir işe odaklandığımda zamanın nasıl geçtiğini ve ya en son ne zaman yemek yediğimi unutabiliyorum
  • Hareket etmeyen ya da nefes almayan, yenebilecek herşeyi yiyebilirim
  1. Sarhoş olamıyorum! Topluca içmeye gidildiğinde de sarhoşları toplamak hep benim üzerime kalıyor!
  2. Duygularımı genelde dışa vuramıyorum, haliyle karşımdaki de eğleniyor muyum yoksa sıkılıyor muyum anlamıyor. Tek başınayken (single) süper ama biriyle ilişkin varken (in a relationship) l'ombelico del mondoooo!
  3. Çok aleni bir şey ortadayken yokmuş gibi davranamıyorum
  4. Belirsizlik durumlarında mantığımı kaybediyorum, ya da şöyle diyeyim sonucu belirsiz olan durumlarda bekleyemiyorum, müdahale etme ihtiyacı hissediyorum, kendimi tutamıyorum
Mimlediklerim, Mia Wallace, Feli Jo ve Liella

20 Kasım 2010 Cumartesi

Otomatik pilota bağlı yaşayanlara

"sevdiğim iki gözüm ellere yar oldu babuba...kara tren aramıza kara duman ekti de, göz göre göre yazık eyuba" 

-Oh oh oh, yandannnn! Necmi abi ölümü gör bak! gel hadi..
-Vallahi ben beceremem oynamayı, yapmayın oğlum

"hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı..Onbeşliler gidiyor kızların gözü yaşlı"

-Yappışşşştır!!! şşşşşşşşşşşşşşrak! ooooooooh ooooooooh yandann!

"artık sevmeyeceğimmmmm, bütün kabahat beniiiiiiiim, ne kadar ağlasan boş, ne kadar yalvarsan boş, sana dönmeyeceğiiiiim"

Bayılıyorum buna özellikle de düğünlerde çalınca. Üstelik gelin de damat da çılgınlar gibi dansediyor bu şarkı eşliğinde. Arkadaşım!! Kafanız mı güzel? Sağından bakıyorum, solundan bakıyorum, kapağını açıp içine bakıyorum ama yok, bir türlü anlayamıyorum bu adeti.

-Ay ben kapı gıcırtısına oynarım yerimde duramam ^.^

Aferin sana! Neye oynadığını biliyor musun peki? O kadar otomatiğe bağlamış durumdayız ki, o kadar motor reflekslere bağlı yaşar hale gelmişiz ki düşünmeden kudurup, kurtları döküyoruz, göbek atıyoruz ama durup şarkıda türküde ne söylüyor dinlemiyoruz bile. Şaka gibi!

Tamam gündelik hayatta çok sıkıntımız oluyor, kabul.
Güneş gözlüğü de taktım ama acaba onu kestiğimi anlar mı?
Şık duruyor diye bir numara küçük ayakkabı giydim acaba ayağımı vuracak mı?
Uff çok sıkıştım, acaba eve kadar dayanabilecek miyim?

Örnekleri çoğaltmak mümkün, ilk fırsatta göbecikleri bir atalım demeyi de anlarım ama bir dur önce be şampiyon. Hele gel otur da bir soluklan. Bir dinle bakalım ne diyor amca/teyze.

19 Kasım 2010 Cuma

Biri problem mi dedi?

"Engineers like to solve problems. If there are no problems handily available, they will create their own problems."  Dilbert                                                                                                      



Sürekli endişeli, yapacağı işin sonunu düşünmekten işe konsantre olamayan, yarı histerik yarı manik sevgili kelebekleri, yaklaşın......
Diyeceklerim var.

Biliyorum içinde bulunduğumuz dünya pek hayal ettiğiniz gibi değil. Vapurlar, martılar falan ne acaip diyenleriniz de mevcut bunun da farkındayım. Tüketim toplumunun sıçrattıkları da ister istemez üzerimize bulaşıyor ama..

Hayattan keyif almak hiç zor değil, yaptım oradan biliyorum ;) Yöntem ise çok basit: PROBLEM OLMADAN PROBLEMİ ÇÖZMEYE UĞRAŞMA! Örnekle göstereyim de dostluğumuz pekişsin. 

İki sevgiliden birinin "ya beni terkederse" korkusuyla yaşıyor olması ilişki yaşanırken ilişkiyi bok etmekle kalmadığı gibi, ilişkinin bitmesine yardımcı olup süreci hızlandırmıyor mu?

Bir organizasyon yaptığında "ya bir aksilik çıkarsa" demek, organizasyon gerçekleşiyorken anın tadını çıkartmak yerine senin o süreçte tamamen gergin, mutsuz ve anı boşa geçirdiğini göstermiyor mu?

Bütün dönem uğraşıp bir projeyi teslim ettikten sonra " ya jürim kötü geçerse" diyen mimarlık öğrencisi, bütün dönem harcadığın emeğin karşılığını alıp, insanlara yaptığını sunma keyfini yaşayacakken gerilmen ve iyi geçecek bile olsa jürini rezil etmen de mi bir ampul yakmıyor kafanda?

Kaptın mı ana fikri?

Hayat devam eden bir süreç, geleceği düşünüp şimdiyi boklarsan elinde sadece geçmişle ilgili bir sürü "keşke" kalır. Durduk yere problem çıkartıp, olmayan problemi çözmeye uğraşmak o kadar çok zaman alıyor ki, bu işten vazgeçtiğinde artan süre ile neler yapılabileceğine inanamazsın :)

Ha buna karşı hemen "ama ben mükemmeliyetçiyim, benim için her iş tam olarak bitmiş olmalı,yoksa rahat edemem" diyecek olan arkadaş!
Hadi gel itiraf edelim hiç pratik bir insan değilsin :) Herşeyini planlamak ve o plan doğrultusunda saniye şaşmayacak şekilde işleri gerçekleştirmek zorundasın. Çünkü işler planlandığı gibi olmazsa devreye sokabileceğin bir B planı mevcut değil :) "Olduğu kadar" kalıbı ise sana Çince gibi geliyor bunun da farkındayım. Ama herşeye bu kadar "takarsan" ileride ya ruh hastası olursun (bkz. panik atak) ya kabız ( activia yediğinde geçiyor ).

18 Kasım 2010 Perşembe

Türklerin Anguslarla imtihanı ve Angusların onurlu direnişi

Sebebini başka kaynaklardan okuyup öğrenebileceğiniz iç pazardaki büyükbaş hayvancılığın kurban bayramındaki talebi karşılayamayacağı (!) belli olduktan sonra hayatımıza girdi Anguslar. Angus diye kullandığımız isim aslında Angus sığırının yerine kullanılmakta, Angus ise İskoçya'da bulunan 32 bölgeden biri aslında. Yani yerelleştirecek olursak bu kavramı, yaptığımız tam olarak Bozcaada şarabı yerine Bozcaada ya da İznik çinisi yerine İznik demek oluyor. Neyse çok dağıtmayalım konuyu, uzun lafın kısası bir kutlama, şölen, düğün dernek için eldeki sandalye yetmeyince komşulardan sandalye tabure toplar gibi bu kurban bayramı için eldeki sığırlar yeterli gelmeyince dışarıdan sığır getirttik. Buraya kadar her şey normal olarak algılanabilecekken, afacan sığırlar rahat durmadı. Zaten problem de ondan sonra başladı. Bizim munis, ensesine vur lokmasını al tipi sığırlarımıza alışmış olan insanımız, William Wallace'ın hemşerilerinden de aynı efendiliği bekledi ama...
İlk belirtiler huysuzlanan misafir sığırları sakinleştirmeye çalışınca ortaya çıktı. Normalde bir sek sakinleştirici iğne ile vurulan yerli sığırlar leyla olurken, ilk shot'ı fondipleyen "komşunun sığırı" bana mısın demedi. Hatta "hayırdır iyiydik bu ne şimdi, çirkinleşmenin ne lüzumu var" diyip huzursuzlanmaya başladı, haliyle panik olan insanımız ikinci shot'ı ikram edince de "ben sarhoj değilim!!" diyip galeyana geldi. Elinde bıcak, kement, sakinleştirici iğne atan tabanca ve bilimum başka "barışçıl" alet edevat ile dini vecibelerini yerine getirmek için bekleyen halkım ise "ne pis geyiğin varmış arkadaş piiiiiii" diyip komşunun sığırını bayıltmak için son kozlarını oynadılar. "Dibini görmeyen sevdiğini görmesin" taktiği ile üçüncü shot'ı ikram eden kalabalık, ısrarları karşılıksız bırakamayan sığırın kendinden geçmesi ile rahat bir nefes aldı.
Tabi bu kadar iradesi sağlam bir büyükbaş ile karşılaşınca ne yapacağını şaşıran insanımız işi bazı noktalarda gurur meselesi haline getirince, "kurbanlık hayvana eziyet etmeme" şartı rafa kaldırıldı. Bir grup insanımızın "Bu bayram angus'a girdik hepberaber. Ağzını burnunu kırdık" tarzı girişimleri de bayram haberleri kategorisinde kendilerine yer buldu.
Sonuç olarak Angusların onurlu direnişi gönülleri fethetse de, pek çoğu sofralardaki yerlerini aldı. Ama keşke getirmeden önce araştırsaydık biraz, sorup soruştursaydık "Bu Angus nasıldır, içkisi kumarı var mı?" diye. Kaçan angusu kovalamaktan bitap düşmüş bir vatandaşımızın "hayvan değil canavar" demesine neden olan sığırların adaşları Angus Young kadar manyak çıkacağını kim bilebilirdi ki :)

Neden?

Ne güzel soru kelimesidir.
Neden...

-Neden?
-Çünkü...

Rasyonel aklın kendini evinde hissetmesini sağlayacak o sihirli kelime. İçinde bulunduğu durumu, gözlemlediği olayı, yeni öğrendiği bir bilgiyi kendinde kayıtlı olan referans çekmecelerinden birine yerleştirmek için sorulan ve doğru çekmeceyi bulmaya yarayan o güzel soru. Dikkat ederseniz en çok küçük çocuklar kullanır bu soruyu. Bilinen ne kadar az ise doğru çekmeceyi bulmak için sorulan soru adedi o kadar artıyor ve ne kadar ilginçtir ki sanki bizler de çocukken o kadar soru sormamışız gibi davranmayı seçiyoruz, çocuklar soru sorduğu zaman sıkılmaya hatta bunalmaya başlayıp çocukları başımızdan savmaya çalışıyoruz.....ikiyüzlülüğün dayanılmaz hafifliği :)

Neden, merakın sorusudur. 
Neden, düşünen zihnin sorusudur.
Neden, aranan cevabın sorusudur.

Bu kadar neden kullandıktan sonra kardeşini de anmamak olmaz gibi geliyor:
Neden olmasın?

Neden ne kadar rasyonel ise neden olmasın bir o kadar isyankardır. Neden cevabı ararken, neden olmasın cevabın kendisi olmaya çalışır. Neden oturaklı abiyse, neden olmasın ailenin fırlama küçük çocuğudur.

Bu arada ben neden mi yazmaya başladım?
Neden olmasın....  ;)